Bir öğretmen okuyucumuz gönderdiği e-mail ile bir hatırasını anlatıyor:
Andrey Buharev adında Rus uyruklu delikanlı, 1982 yılında henüz bir yaşında iken ailesinin Türkmenistan’a taşınmaları, sonra da Sovyet Rusya’nın dağılmasının neticesi Rusya Federasyonu’na geri dönemeyip Türkmenistan’da kalıyor. Andrey, Türkmenistan’da Türk kolejinde okuyor. Andrey, zeki bir çocuk, hiçbir telkin olmamasına rağmen lise 2 veya 3. sınıfta iken Müslümanlığı seviyor. Kendisine hiçbir şey anlatılmıyor; ama temsil edilen güzellik ruhuna işliyor. Mezuniyetten sonra ailesi Andrey’i Türkiye’ye gönderiyor.
Onunla tanıştığımda ben İnegöl’deydim. İnegöl’de Hacı Kemal Erimez Ağabey’imizin mihmandarlığında; fakat Hacı Ağabey’in vefatından sonra Müslümanlığı seçmiş yine Rus uyruklu bir ablamız vardı. Andrey onun ziyaretine geliyordu. Hatta Sızıntı dergisinde M. Sacit Arvasi’nin ‘Hacı Kemal Ağabey’ başlıklı yazısının bir bölümü Andrey’den, bir bölümü de İnegöl ve Tacikistan’daki okulun aşçılığını yapmış ablamız ve Türklerle izdivaç etmiş iki kızından bahsediyordu. Andrey’in o ablayla tanışmasına vesile oldum. Andrey ile ruhlarımız zannediyorum ruhlar aleminde tanışmış olmalı ki birbirimize çabucak ısınmıştık. Türkiye’de tekstil mühendisliğini bitirdikten sonra yüksek lisans yapmaya başladı. Asıl gayesi Türkmenistan’daki kız kardeşinin Türkiye’de okuması ve bizleri tanıması idi. Ne var ki her şey istenildiği gibi olmuyordu. Kardeşini gezmesi için getirebildi. Ağabeylerimizden birinin fabrikasında görev aldı ve müesseseyi hizaya ve istikamete soktu, çalıştığı iki sene boyunca. Gerçekten nizam-intizam getirdi müesseseye. Yüksek lisansından ötürü bir yıl daha kalabilirdi buralarda. Fakat zamanı da ıskalamamalıydı. Gidiş safhası biraz ağır başlamıştı; ama sonu çok hızlı geldi. “Salı günü gidiyorum.” dedi. Moskova’da halası vardı ve ilk etapta halasında kalacaktı. Mesaj attı “Şu telefondan görüşebiliriz.” diyordu. Sonraki görüştüğümüzde ise “Abi, bana yardımcı olun, kaybolup gitmeme, eriyip bitmeme fırsat vermeyin. Birileriyle tanışayım.” diyordu. Bir burukluk vardı seste. Sanki “Türkiye’de kal” desek gelip kalacakmış gibi bir duygu belirdi bende ve Efendiler Efendisi’nin (sas) Mekke’den ayrılma sahnesi geldi hatıra. Efendimiz (sas) gitmekte olduğu yönden Mekke’ye dönmüş ve mübarek dudaklarından “Beni (sas) Senden çıkarmasalardı Senden çıkacak değildim.” sözleri dökülüvermişti. Andrey de kendini bizden gayrı saymıyordu, artık Türk olmuştu desem mübâlağa etmiş sayılmam herhalde. Ona “Sana, Türk diye hitap edecekler.” diyordum, o da tasdik ediyordu. Bana tekrar mesaj attı. Sanki sıla hasreti yaşıyordu. Sevdiği ortamın fanusunun dışarısında olmanın verdiği ızdırap ile neşenin rengi melâle dönüşmüştü, hiçbir şeyden zevk almıyordu. Suyu bilmeyen balığın sudan çıkmasının sıkıntısı vardı sanki. Allah’tan o fanusun çeperleri bütün dünyayı çepeçevre sarmış gibi bir güzellik var.
Öğretmenimizin bu tespitlerinden sonra diyorum ki:
İnsanın mayasında güzellik duygusu ve güzelliklerin de insan ruhuna câzip gelmesi fıtrî bir şey olduğu için, insanlar nerede bir güzellik görürler veya onun temsilcisi ile karşılaşırlarsa ister istemez onlara meftûn olurlar. Bu incizap ve tutku fıtrîdir. Fıtrat yalan söylemez ve fıtrî talep ve arzuların karşısında durulmaz.








