Niyazi Sanlı, Işık Pervaneleri’nde ‘hizmet’ için uzaklara gidip oralarda vefat eden eğitim gönüllülerini anlatıyor. “Şehrin öbür ucundan koşarak gelen”leri, Ali Aytekin’i, Bilal Kaya’yı, Hakan Duran’ı, Bilal Yıldız’ı, Celal Ergüder’i, Kadri Fidanoğlu’nu, Hakan Usta’yı ve diğerlerini…
Yasin Suresi’nin 20. ayetinde, “Şehrin öbür ucundan koşarak gelen” bir adamdan ve mesajından bahsedilir. Ayetin meali şöyle: “Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: Ey kavmim! Bu elçilere uyun.” Bu ayetin muhtevası, muhtevanın içinde öylece duran ‘adam’ın hali çok, ama çok düşündürücüdür. Ait olduğu hakikati insanlara bildirmek üzere inşa edilmiş kimliğiyle, canını dişine takmış bir halde yaşamaktadır. Zaman, varlığı ve insanı avuçlarında şekillendiren hayat büsbütün çürümüşlüğü gösteriyor. Kadın-erkek, çocuk-ihtiyar herkes, bir ‘yanlış’ın içinde ve ‘adalet’in dışında… Güç ve iktidarın şekil verdiği bir toplum… İnsan bizatihi değil, sahip olduklarıyla değer görüyor; doğduğu soy ve sınıf, niteliğini belirliyor. Ezenlerin ihtişamı ve ezilenlerin sefaleti hüküm sürüyor… Kadın büsbütün belirsiz, doğurduğu kız çocukları da… Durum o kadar kötü ki, ancak hayatını ortaya koyacak derecede bir meşakkati göze alan kişilerin getireceği haber yaraya merhem olabilir.
‘Başkası’na giden insanlar
Hazreti Peygamber öylece Hira’dan çıkıp Mekke’ye doğru yürür. Emanetin ağırlığınca titremelerin içinde… O güne kadar görmezlikten gelinen, üzeri çizilen ‘kadın’ın, fedakâr ve vefakâr eşi Hazreti Hatice’nin yanına… Kendisine tebliğ edilen emanetin ikinci kulağı bir kadın olur. Bir erkek ve bir kadın, büyük harfle kadim bir hakikati paylaşarak tamlığa ererler. Kadın-erkek, çocuk-ihtiyar, zengin-fakir insan, düştüğü yerden kaldırılır. Hazreti Peygamber’in etrafı insana yurt/yuva olur. Yarası olan O’na koşar; içindeki susuzluğa ve açlığa çare arayan da… Çok geçmeden insan ve toplum yeni bir yüz edinir. Güç ve iktidar değil, hakikate yakınlık veya uzaklık belirleyici olur. Zulmün değil, ‘saadet’in ete kemiğe büründüğü bir ‘tarih’ belirir. Adına “asr-ı saadet” denen dönem… Ve bu tarihin içinden, geleceğe yürüyen insanlar çıkar. Doğdukları topraklardan, anne ve babalarından, dahası kendilerinden geçip uzaklara, ‘başkası’na giden insanlar… Yaşatma mefkûresi içinde yaşamaktan vazgeçenler… Hazreti Peygamber’in vefatında sağ olan sahabilerden çoğu doğduğu topraklardan uzakta vefat eder. Deve sırtında geldikleri, bir tohum gibi düştükleri yerde… İslam medeniyeti, sahabe olarak bildiklerimizin hayatlarının meyvesi demektir.
Yakın tarihe gelelim, 1980 sonrasına… Erzurum’un medreselerinden ve Anadolu’nun ruhundaki irfanla beslenen Fethullah Gülen, İzmir ve çevre illerin camilerinde, insanları sahabenin hayatına çağıran vaazlar veriyordu. Sahabe, Hocaefendi’nin vazgeçilmeziydi. Hayır, bir menkıbe konusu olarak değil, bir kez daha yaşanmaları için kendilerine gidiliyordu. Anakronik bir durum yoktu; dün bugün’ün, bugün de dün’ün içinden geçirilerek anlatılıyordu. O günleri yaşayanlar, sahabenin nasıl da menkıbelerin konusu olmaktan çıktığına şahitlik eder. Evini açanlar, evinden vazgeçenler, sahip olduğu her şeyi getirip ortaya bırakanlar… Evet, bu döneme, sahabenin menkıbelerden çıkıp bir kez daha hayata yürümesi diyebiliriz.
Hizmetin yurtdışı sayfası böyle açıldı. Yurtlarından, anne ve babalarından, dahası kendilerinden geçip yüzlerini uzaklara, bilmedikleri dil ve renklere çevirenler bu dönemden kök aldı. Hizmetin manşetlere çıkmadığı yıllardı; rahata değil, zahmete talip olmaktı hizmet. Para yoktu, imkân yoktu; anne ve babaları ikna etmek, çok şeyi geride bırakmak vardı. Gidilecek yer ise Kaf Dağı’nın arkasıydı. Koca bir bilinmezliği çözmek bekliyordu hizmet erini. Her şeye rağmen gidenler oldu, kendini kara kışın ortasına bırakanlar… Bir kez daha “şehrin öbür ucundan koşarak gelen” insanlar… Canlarını dişlerine katarak uzaklara/insanlara haber götürenler… Buralarda eldeki diplomalarla rahat yaşamak varken, hizmet, yani zahmet tercih edildi. Bunun mükâfatı tarihin tekerrürüydü; meşakkati göğüslemiş, kendilerinden geçmiş, daha çok yaşatmayı tercih etmiş bu insanların verdiği haberler değerli bulundu. Gidenler kendilerine açık kalplerle ve evlerle karşılaştı. Gidişlerin hepsi ‘değer’lendi; bir çocuk, bir genç, bir kadın, bir ihtiyar karşıladı onları. Yürünen yolda bırakılan izler okula dönüştü, okullar da renklerin ve dillerin iç içe geçişine yuva oldu. Bir ‘vatan’dan çıkıp gidenlere şimdi yeryüzünün tamamı vatandı. Onlar da oralarda yaşadı, oralarda birinin elinden tuttular. Ve nihayette oralarda, kalanların bilmedikleri yerlerde vefat edenler oldu. Doğdukları topraklarda değil, bir güzellik adına gittikleri yerlerde… Vasiyetleri gereği çoğu, son nefeslerini verdikleri yerde toprağa verildiler. İnşasına çalıştıkları güzelliklerin içinde, yanı başında…
Bir güzellik inşa ettiler
Niyazi Sanlı, Işık Pervaneleri’nde uzaklara gidip oralarda vefat edenleri anlatıyor. ‘Şehrin öbür ucundan koşarak gelen’leri, medeniyet kurucu bir habere adanmış meşakkatli hayatları… Ali Aytekin’i, Bilal Kaya’yı, Hakan Duran’ı, Bilal Yıldız’ı, Celal Ergüder’i, Kadri Fidanoğlu’nu, Hakan Usta’yı ve diğerlerini… Menkıbelerden hayata yürümüş bu isimler bir güzellik inşa ettiler. Bugün artık zahmet değil, kolaylık olan hizmet onların himmetiyle var oldu. O halde, aman dikkat! Bu güzelliğe yaslanarak yazdığımız ve konuştuğumuz hikâyelerle bu insanları menkıbelerin içine çekerek tutuklamayalım. Başkalarının hayatı bizim menkıbemiz olmasın. Hizmeti menkıbelerin konusu yapıp başka hayatlara yazdırmayalım kendimizi. (Nihat Dağlı)
Niyazi Sanlı’nın “Işık Pervaneleri” kitabını satın almak için tıklayın.








