“Hayasız olduktan sonra istediğini yap” hadisini çok önceleri okumuştum.
Bugünlerde Fethullah Gülen’in tasavvuf kavramlarını kaleme aldığı “Kalbin Zümrüt Tepeleri” isimli iki ciltlik kitabını okurken hadis tekrar dikkatimi çekti.
Demek ki, hayayı kaybeden insan her istediğini, her aklına geleni rahatlıkla yapabiliyor. Utanıp sıkılmadan, çekinip korkmadan kafasına esen her şeyi işleyebiliyor.
Hiçbir hak ve hukuk bilmeden, hiçbir ölçü ve sınır takmadan nefsinin istediği her şeye rahatlıkla girebiliyor.
Bundan olsa gerek ki, dilimize “utanma” ve “utangaçlık” olarak geçen “ar” ve “haya” gibi güzel duygular daha çok “arsız” ve “hayasız” şeklinde olumsuz yönleriyle kullanılır oldu. “Edep” kelimesinin yerine “edepsiz”, “saygılı” yerine daha ziyade “saygısız” kavramının kullanılması gibi. Ne acıdır ki, kelimenin olumlu anlamı azalınca, olumsuzları öne çıkıyor.
“Haya” ile “hayat” kelimesi birbiriyle aynı hükmünde. Bir Arap şairinin dediği gibi, “Allah’a yemin ederim ki, haya sıyrılıp gittiği zaman, ne hayatta, ne de dünyada hayır kalır.”
***
Haya duygusu insan ruhunda kötülüklere karşı bir paratuner görevi yapar. Günah yıldırımlarına engel olur.
Muhyiddin Arabi hayayı bir sanat olarak görür ve der ki:
“Haya bir san’attır ve faydası, her şeyde onu gösterene aittir. Mü’min, her yerde, her halini gören ve bilen Allah’tan utanır, dünya ve ahirette kendini mahcup duruma düşürecek bir iş işlemez. İşte bu hal, hayadır. Haya imandandır buyurulması, sahibini günahlardan engellendiği içindir.”
Haya fıtrî bir haldir, yaratılışta mevcuttur. Yani insanoğlu yaratılışta utangaçtır, hayalıdır, edeplidir ve çekingendir.
Çevresini tanıdıkça, başkalarını gördükçe “haya”dan “hayasız”lığa geçiyor.
Bunun içindir ki, haya duygusu hayat gibi korunmalı, koruma altına alınmalı, elden çıkmaması için özel bir gayret göstermeli. Çünkü bir kere gidecek olursa bir daha gelmesi ve yakalanması çok zor olur.
“Ar damarı” fay damarı gibidir, bir defacık çatlamaya görsün, ondan sonra insanın başına gelmedik şey kalmaz.
***
Bugün toplumda yolsuzlukların, yüzsüzlüklerin, arsızlıkların, uğursuzlukların ve bilumum hayırsızlıkların ve hayasızlıkların aslı esası bu “damarın” çatlaması ve infilak etmesi değil midir?
Sosyal bir ahlak ve aynı zamanda toplumsal bir kanun olan “haya” berhava edilince artık ne ayıp kalıyor ortada, ne de utanıp sıkılma duygusu.
Sonunda ayıp-haya tanımayan toplumsal bir hastalık sarıyor her yanı. Bir de bakıyorsunuz insanlar ne kusurlarını kabul ediyorlar, ne de hatalarını ve eksikliklerini. Çalıp çırptıklarını, döküp saçtıklarını, yakıp yıktıklarını ve bütün hayasızlıklarını bir meziyetmiş gibi anlatmaya kalkışıyorlar.
Asıl haya, hayayı verenden utanmaktır. Hayayı gerçek bir süs ve imandan bir şube olarak anlatan Peygamberimiz, birisin gitmesi halinde diğerinin de onun peşine takılacağını dile getirir ve imanı da, “Kişinin kendisini her an Allah ile beraber olduğunu bilmesidir” şeklinde anlatıyor.
Zaten Kur’ân bu gerçeği çok veciz olarak dile getiriyor:
“Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” (Hadîd suresi, 57:4)








