Afrika’dan Dünyaya Terör ve Fethullah Gülen

Home » Türkçe » Basından » Köşe Yazıları » Afrika’dan Dünyaya Terör ve Fethullah Gülen

Yavuz Sultan Selim döneminin meşhur şeyhülislamı İbn-i Kemal’in askerlikten şeyhülislamlığa uzanan hayat serüvenini bilmem bilir misiniz? Genç bir sipahi iken katıldığı Arnavutluk seferinde akıncı beylerinden Evrenoszade Ahmed Bey’in yaptığı sohbet halkasında iken meclise Evrenoszade Ahmed Bey dahil herkesin kemal-i hürmetle karşılayıp meclisin en âli yerine oturttukları birisi gelir. Gelen şahıs günlük 30 akçe ile Filibe’de müderrislik yapan Tokatlı Molla Lütfi’dir. Molla Lütfi’nin ilmi seviyesi ve ona gösterilen saygı İbn-i Kemal’in hayat çizgisini değiştirmesine neden olur ve şeyhülislamlıkla noktalanacak ilim hayatına başlar.

Aydın-ulema geleneğinin temsilcisi

Osmanlı’da ilme verilen değer, alime gösterilen saygı ve verilen maddi karşılık elbette ne İbn-i Kemal ile ne de dinî ilimlerle sınırlı. Bu sadece bir örnek. Pekala, Osmanlı’dan bu anlayışı miras olarak devraldığımız söylenebilir mi? Yakın geçmişimizde gördüğümüz Mustafa Sabri’lerin, Mehmet Akif’lerin, Süleyman Hilmi’lerin, Bediüzzaman’ların, Necip Fazıl’ların hayat hikayelerine baktığımızda bu soruya ‘evet’ cevabı vermek zor. Sözü fazla uzatmaya gerek yok; Fethullah Gülen Hocaefendi de bu zincirin bir halkası. Halbuki o “aydın ve ulema” geleneğini bünyesinde birleştiren bir kişilik. Öncülüğünü yaptığı hizmetlerle ülkemizin yurtiçi ve dışında yüzünü ağartan bir sivil toplum önderi. Dini, günümüz şartlarında yaşanabilir kılan yorumların sahibi.

Bu girizgah üzerinde çok şeyler söylenebilir; biz bunları bir kenara bırakarak onun Kenya’nın Daily Nation gazetesine verdiği röportaj ekseninde bir değerlendirme yapalım. Zaten yazıya böyle bir girizgahla başlamamızın nedeni de bu. Biz her şeyi ile ‘yerli’ bu ilim, düşünce, aksiyon ve gönül insanına ‘vatan haini’ muamelesi yapaduralım, elin yabancısı taa Afrika’lardan gelsin ve onun düşüncelerini, yorumlarını okuyucusuna ulaştırsın!

Hocaefendi söz konusu uzun röportajda Hüseyin Gülerce’nin “Gülen, Afrika üzerinden bize sesleniyor” tespitinin ötesinde “bütün dünyaya sesleniyor” dedirtecek ölçüde global dinî, siyasi, sosyal, iktisadi, ahlaki ve kültürel sorunları ele almış. İnanç ve din hürriyetinden adalet olgusuna, zulüm ve vahşetten zina ve hırsızlığa, kanun-kuvvet ve hikmet dengesinin gözetilememesinden gelir dağılımında zengin ve fakir ülkeler arasındaki uçuruma, üçüncü dünya ülkelerindeki oligarşik sistemler ile yine bu ülkelerdeki demokrasi çabalarının yetersizliğine, Irak, Sudan, Filistin’de cereyan eden savaşlara kadar birçok problem röportajın ana teması olmuş. Dolayısıyla röportaj tüm dünya geneline verilen mesajlarla dolu.

Hocaefendi’nin bu röportajda özellikle terör ve terörün önlenmesi istikametinde dile getirdiği görüşler, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir değere sahip. Çünkü “1,7 milyarlık İslam dünyasının hepsi terörist değil; ama terörist faaliyetlere karşı olanların sesi hiç çıkmıyor. Hele terörün din adına yapılmasından dolayı bunu kabullenmeyen din adamların sesi daha gür çıkmalı değil mi?” diyen Batı dünyasına Hocaefendi’nin bu görüşleri ile gerekli cevabı bir kere daha veriyor.

Hocaefendi’nin terörün beslenme kaynakları ve bunlara bağlı çözüm önerileri hem Müslümanlara hem de dünya geneline bakan veçhesiyle dolu dolu. Ona göre terörü besleyen kaynaklar; insanın içinde yaşadığı zaman ve mekan diliminin maddi ve manevi alandaki eğitim seviyesine sahip olamaması anlamında cehalet, ülke içinde ekonomik kalkınmışlığa giden yoldaki engellerle, mevcut gelirin dağılımdaki adaletsizliğe, dünya genelinde de yeraltı ve üstü zenginliği gasp etme veya en azından paylaşma amaçlı yapılan emperyalist faaliyetlerle, nüfus oranına göre gelir dağılım tablosundaki müthiş uçurumu gösteren fakirlik ve insanı insanın kurdu haline getiren tefrika/ayrılıktır. İlaveten AIDS, eşcinsellik, fuhuş; basta hırsızlık, gasp, rüşvet, kumar, içki gibi ahlakî çözülme, terörü besleyen unsurlardan bir diğeridir. Ahlakî çözülmenin terörün kaynakları arasında zikri gerçekten şayan-ı dikkattir. Çünkü terör karşısındaki alınacak olan veya alınan güvenlik önlemleri eylem safhasına çıkmış ya da çıkmak üzere olan faaliyetleri ancak konu edinebilir. Halbuki din ve din merkezli ahlakî yapı insanın iç dünyasında aklen ve kalben terörün bütün uzantılarını daha doğmadan kesip atacak özelliğe sahiptir. Dolayısıyla bu alanda meydana gelen çözülmenin lokal ve global anlamda adaletsizliğe yol açması ve ortaya çıkan bu manzaranın da terörü beslemesi gayet doğaldır.

Demokrasi ve terör ilişkisi

Hocaefendi’ye göre dikta rejimlerinin Batı’nın bizzat öncülüğünü yaptığı ve gerekirse Irak örneğinde olduğu gibi savaşı göze aldığı demokratikleştirme rüzgarına rağmen ayakta kalabilmesi, bir diğer anlatımla “demokrasinin istenilen ölçüde işler hale getirilememesi” terörün sebepler planında bir başka ayağını oluşturmaktadır. Gerçi bu noktada hem Batı hem de Doğu dünyasında tabandan tavana demokratikleştirme harekatı hakkında sorgulamalar söz konusu. Bu sorgulamalar ‘Neden Irak?’ diye başlıyor, ‘Niye aynı tip rejime sahip diğer Arap ülkeleri değil?’, ‘Neden şimdi?’, ‘Petrol bu işin neresinde?’ gibi sorularla devam ediyor. Bu açıdan alabildiğine nazik bir üslupla bütün bu kuşkuları da içine alacak şekilde demokrasinin işler hale getirilememesinin terörü besleyen kaynaklar çizgisinde zikri herhalde Batı dünyasına gönderme yapan önemli bir mesaj olsa gerek.

Hocaefendi’nin Afrika’nın kendi içinde ve ikinci adım olarak Afrika’nın dünya ile entegrasyonunu sağlayacak olan “tabii ittifak” formülü de ayrı bir kıymete sahip. Bu ırk ve kabile farklılığı, menfaat düşüncesi gibi ayrılıkların temellerini oluşturan unsurlardan sıyrılarak ortak payda arayışı içine girme önerisidir ki “medeniyetler çatışması” öngörülerinin yapıldığı, “Hz. İsa’nın ikinci defa yeryüzüne gelişi için kıyamet senaryoları hazırlanmasının gerektiği” gibi şeylerin konuşulduğu bir dünyada farklı bir ses ve farklı bir soluktur. Yapılabilir mi? Zaman gösterecek. Hakim güçlerin izni, mahkumların şuur düzeyi, zamana yayılmış akıllı projeleri ve sabrı ölçüsünde elbette yapılabilir ve yapılırsa bütün insanlık nefes alır.

Fethullah Gülen Hocaefendi genelde Türk insanının ‘hoca’ dendiği zaman zihninde beliren imajını bu röportajda ele aldığı sosyal, siyasal, ekonomik, dinî ve kültürel bütün sorulara verdiği ‘hazık hekim’ misal cevaplarla bir kez daha parçalamış ve Ali Bulaç’ın tespitleri içinde “aydın-ulema” geleneğinin Cumhuriyet dönemindeki belki de tek temsilcisi olduğunu herkese göstermiştir. Umarım Fethullah Gülen ve Fethullah Gülen gibilerinin İbn-i Kemal’ler ölçüsünde kendi ülkesinde itibar göreceği günler uzak değildir.

Share:

More Posts

Send Us A Message