Aydın Bolak ve İki Nezaket Örneği

Home » Türkçe » Basından » Köşe Yazıları » Aydın Bolak ve İki Nezaket Örneği

Aydın Bolak Beyefendi, nezaketini hiç bir durumda yitirmeyen ve yaşı ve başı ne olursa olsun, herkese karşı aynı nezaketi gösteren, yapmacıktan daima uzakta kalabilen, kendisi ile beraber olunduğunda güven hissini tam verebilen bir karakter insanı idi.

Aydın Bolak Beyefendi’yi -tam anlamıyla, gerçekten bir beyefendi- yani rahmetlik Aydın Abi’mizi uzun senelerden beri tanırım. Kendisi gerçekten kamil bir insan, mükemmel bir dost ve “haza beyefendi” denilen türden bugün çok az örneğini gördüğümüz ender şahsiyetlerden birisiydi. Gerek davranışları gerekse konuşmaları, daima karşıdakilerde ister istemez saygı uyandıran türdendi. Kendisi ile olduğunuz zaman mutlaka ondan çok şey öğrenirdiniz. Bu öğrendikleriniz bir yandan onun haliyle verdikleri dersler, diğer yandan ise sözleri ile sizin aldığınız mesajlardı.

Kendi kurmuş olduğu Petrol Vakfı’nın halihazır genel müdürü Uğur Derman Bey’in tarifiyle, kendi kültürümüzde herkesin veya en azından büyük bir çoğunluğun olması gereken ama maalesef değişik sebeplerden dolayı olamamış neslinin kendi kültürümüze ait çok nadir rastlanan sima ve karakterlerinden birisiydi.

Gerek insani ilişkilerinde gerekse sanatın her türlüsünde bizim kültürümüze her yönüyle uyan bir bakış açısını ısrarla ve fakat nezaketle savunan ve pratiğini yapmaya çalışan bir insandı.

Nezaketini hiçbir durumda yitirmeyen ve yaşı ve başı ne olursa olsun, herkese karşı daima aynı nezaketi gösteren, yapmacıktan daima uzakta kalabilen, kendisi ile beraber olunduğunda güven hissini tam verebilen bir karakter insanı idi.

Nezaket örneğiydi

Ben kendisi ile ilgili yaşadığım iki nezaket örneğini burada nakletmek isterim.

Bunlardan birisi Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ait bir nezaket örneği idi. Fethullah Gülen Hocaefendi, İstanbul’da bulunduğu zamanlardan birinde bir arkadaşla bana Aydın Bey’i ziyaret etmemizi ve ertesi gün de aynı saatlerde yerinde olup olmayacağını kendisinden söz arasında öğrenmemizi istedi. Zira “Eğer bugünden yarın kendisine geleceğim ile ilgili bir randevu istersem bunu duyduğu andan itibaren ciddi bir heyecan içine girer, geceyi uykusuz geçirir ve o saate kadar da gözünü kırpmadan bekler. Bizim bu yaştaki bir insana bu şekilde bir sıkıntı çektirmemiz doğru olmaz. En iyisi kendisinin orada bulunacağı saatte çok da önemli bir işi yoksa, haber vermeden sürpriz olarak ziyaret etmemiz kendi sağlığı açısından daha iyi olur. Sonra da, eğer müsaitse yarın gittiğimizde beni karşısında görünce gözlerine inanamadığını ve hakikaten bunun gerçek mi olduğunu, sizlere de söyleyeceğini tahmin ederim.” dedi.

Biz de arkadaşımızla Aydın Abi’yi Boğaz’daki iş yerinde ziyaret ettik. Değişik konuları konuştuktan sonra her gün buraya gelip gelmediğini, yarın da aynı saatlerde burada olup olmayacağını ve önemli bir randevu veya toplantısının olup olmadığını kendisine sorduk. Kendisi de geleceğini ve önemli bir işinin olmadığını söyledi. Biz de ertesi gün Hocaefendi ile birlikte Aydın Abi’nin işyerini ziyarete gittik. Kapıdakiler içeride kimsenin olmadığını ve Aydın abinin müsait olduğunu söylediler. Bizde kapıyı tıklayarak içeri girdik.

Aydın Abi, aynen Hocaefendi’nin dediği gibi elinde kağıtlar, gözünde gözlük, Hocaefendi’yi görür görmez şaşırdı, ve ‘Ben rüyada mıyım, gerçek mi görüyorum?’ diyerek bize sordu. Epey şaşkınlıktan sonra, kendisi için ne büyük şeref olduğunu söyledi ve bize yer gösterdi.

Aydın Abi, eski silahlara ve kılıçlara meraklı olduğu için Fethullah Gülen Hocaefendi de kendisine bir arkadaşın dedesinden kalan tarihi bir kılıcı götürmüştü ve kendisine takdim ettiğinde, Aydın Abi, önce uzun uzun kılıcı inceledi. Daha sonra, bu kılıçların nasıl yapıldığını, hangi maksatlarla yapıldığını, keskinliklerinin nasıl muhafaza edildiğini, keskinliğinin kontrolü için suyun içinde yüzen karpuz kesildiğini, ip kesildiğini ve nasıl muhafaza edildiği gibi birçok konuyu uzun uzun anlattı ve daha sonra Hocaefendi’ye dönerek, “Bunların çoğunu bildiğinizi biliyorum, en azından tahmin ediyorum. Ben, bunları size bilgi vermek için anlatmadım, sizin burada biraz daha fazla kalabilmeniz için bu işi bilerek uzattım, yani aynen, menkıbelerde anlatıldığı üzere Hz. Musa (as) Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıktığında, Allah Teala: ‘Elindeki nedir?’ diye soruyor. Hz. Musa: ‘O benim asâmdır.(sopa) Üzerine dayanırım, onunla davarlarıma yaprak çırparım, ayrıca onunla birçok ihtiyacımı gideririm.’ diyerek asâsı hakkında detaylı bilgi veriyor, en sonunda da ‘huzurda daha çok kalmak için bu kadar uzattım’ diyor, aynen bunun gibi, ben de sizinle daha fazla beraber olmak için bu konuyu uzattım.” diye ayrı bir nezaket göstermişti.

Daha sonra, bize tesbih koleksiyonunu gösterdi ve bunların özelliklerini anlattı. Sonra kendisinden müsaade isteyerek yanından ayrıldık.

Bu iki nezaket örneği ve daha bunlara benzer bizim kendi kültürümüze ait nice nezaket örneklerini maalesef şimdi sadece kitaplarda okuyoruz ve pratiklerini göremediğimiz için biz kendimiz de pratiklerini gösteremiyoruz, tatbik edemiyoruz.

Bu yetersizlik belki de teoriyle pratiğin birbirini takip edemeyişine bağlı olarak gelişmekte. Zira bilgiyi elde etme ayrı bir konu, onu kullanma ise esas yapılması gereken bir konu. Günümüzde maalesef belki de çözemediğimiz ve üstesinden gelemediğimiz konuların başında bu husus gelmektedir. Kendi kültür ve medeniyet tarihimizde bunların çok güzel bir şekilde çözüme kavuşturulduğunu görüyoruz. Yani teorikle pratiğin atbaşı gittiği gerçeği. İnsanlar nasıl biliyorlarsa öyle yaşıyorlardı, bir dualite yoktu. Hatta bir işin pratiğini yapmak için öğreniyorlardı. Selçuklularda da Osmanlılarda da aynı özellikleri görüyoruz. Zaten dinimizde de gerek ayetlerde gerekse hadislerde hep bu birlikteliğin, yani ‘bilme, konuşma ve yapma’nın önemine ‘söylediğiniz şeyi kendiniz niye yapmıyorsunuz’ ‘bildiğiniz halde gereğini niçin yerine getirmiyorsunuz’ anlamlarına gelen düsturlar hep bize bildirilmektedir.

Hem teorisyen hem de aksiyonerdi

Bilgiye sahip olma ve bilgiyi gereği gibi kullanmanın yani pratiğini yerine getirmenin nimetlerinden bugün itibarıyla gelişmiş olarak nitelenen ülkeler son derece istifade etmektedirler.

Din, kültür, sanat, bilim, spor ve diğer sahaların hemen hepsinde millet olarak bu eksikliklerimiz artık tescil edilmiş durumdadır. Yani bu konuların çoğunda bilgi eksikliklerimiz yanında,-eksik bile olsa- bildiğimiz bilgileri de pratiğe maalesef geçiremiyoruz. Söylemlerimizle tavırlarımız birbirini tutmuyor. Böyle olunca da gelişmekte olan ülkeler kategorisinden bir türlü yukarılara çıkamıyoruz ve çareyi birbirimizle uğraşmakta bulacağımızı sanıyoruz. Diyalog kapılarını kapatıyoruz. İlle de herkes bizim gibi düşünsün veya bizim gibi yapsın istiyoruz. Bu “kargadan başka kuş bilmem” mantığı, bizim bu ikilemden çıkmamızı zorlaştırıyor. Mevlana da bu konuda “ille de her yönüyle kendin gibi bir arkadaş arıyorsan aynaya bak” derken böyle bir şey bulamayacağımızı söylemek istiyor.

İşte bütün bunlardan dolayı, Aydın Bolak gibi teoriyle pratiği birleştirerek yaşayışıyla bunları insanlara gösteren numune insanlara, genel anlamda insanlığın, özel anlamda bizim ihtiyacımız var. Bu örnek insanlardan ülkemizde de çok var ve yaşıyorlar, yeter ki onlara ulaşalım ve onlardan aldığımız bu güzellikleri yaşayarak bizler de birer örnek insan olmaya gayret edelim.

Gönül ister ki, bir taraftan dünyanın gelmiş olduğu bugünkü noktada genel konjonktür çok iyi bilinip kavranabilsin ve gerekleri yerine getirilebilsin, diğer taraftan da kendi kültürümüze ait değerler korunup yaşanabilsin, yaşatılabilsin.

Aydın Abi’mize Cenab-ı Hakk’tan rahmet, yakınları başta olmak üzere bütün sevenlerine de başsağlığı, kendimize ait bu güzel örnek insanların ve örnek davranışların artmasını ve bütün bir insanlığa numune olmasını diliyorum.

Share:

More Posts

Send Us A Message