“Fıtratımızın bizi hapsettiği bir çember var.” Küçük bir değişiklikle Ahmet Hamdi Tanpınar’a ait bu söz. Mahur Beste’de yanılmıyorsam roman kahramanı Behçet karakterini anlatırken söyler bunu. Bu tespitin yanlış olduğunu düşünüyorum. Fıtrat yaratılış demek.
İnanan bir insan için fıtrat hapishane değildir. Bu özgürlük anlayışını farklı yorumlayan Batı dünyasına has bir düşünce. İnsanın her şeye kendisinin karar verebilmesi. Üst bir iradeyi kabullenmemesi. İnanan insana göre Allah, yaratmış olduğunu bilir. Mülk Sûresi’nde geçen bir ayettir bu. Verdiği emir ve yasakları da her şeyini inceden inceye bildiği o fıtrata göre düzenler ve düzenlemiştir. Dolayısıyla fıtratın bizi hapsettiği bir çember yok, aksine meşru, makul, müspet, doğru, iyi, güzel geniş bir alan var. Fakat aileden, okuldan, çevreden almış olduğumuz eğitim ve öğretimimiz, fıtrata rağmen edindiğimiz alışkanlıklarımız, bizi kendimizin çerçevelediği bir çember içine hapsedebilir. Aslı fıtrata dönme, sonradan kazanılmış ve fıtrata rağmen belirlenen bu çemberi aşmakla, kırmakla, parçalamakla mümkündür.
Aklıma meşhur sosyolog Max Weber’in “iron cage” tanımı geldi. Demir kafes demek iron cage. Gerçi o, bu tabiri Batı kapitalizminde sosyal hayatta rasyonellik eğilimlerinin artması adına kullanıyor. Bürokrasinin her şeyi kontrol eden zihniyetinin hayatı zehir etmesine işaret de ediyor ve ardından bir şey daha söylüyor bu durumu tasvir için: “buzlu karanlıklarda kutup gecesi.” Her neyse; fıtratın bizi sürüklediği değil, fıtrata rağmen alışkanlıklarımızın bizi sürüklediği ve zamanla bizde ikinci bir fıtrat haline gelen bir çerçeve. Hapis gibi, demir kafes gibi bir çerçeve bu. Tek kelime ile işte bunu aşmamız lazım vesselam.
Ramazan ve Ramazan sonrasına hiç bu gözle baktınız mı bilmem? Ramazan, demir kafesi aşmamızda bize yardımcı olacak unsurlarla dolu. Bir tek şartla; bunları Ramazan sonrasına taşımak. Nedir bunlar? Ramazan orucunun kış-yaz, uzun-kısa demeden yılın her bir gününe denk gelecek şekilde Allah tarafından emredilmesi. 3 gün, 5 gün değil arkası arkasına tam 30 gün sürmesi. Yeme içmeden ailevi münasebete kadar nefsin sınır tanımaz isteklerine sınırların konulması. Sünnete uygun kılındığı takdirde bir saati aşkın sürede ancak biten teravih namazlarının 30 gün boyunca kılınması. Son 10 günde itikaf ile ibadet u taat hayatının daha da derinleştirilmesi. Gündelik işlerin telaşından çoğu zaman unuttuğumuz es-dost-akraba ve hemcinslerimiz olan başka insanlarla birlikteliğimizin ayrı bir mahiyet kazanması. Fakir fukara ile aynı iftar ve sahur sofralarının paylaşılması. Zekât, sadaka ve fitrelerle cömertliğin kendine zemin bulacağı alanın hazır edilmesi. Yemenin değil yedirmenin, almanın değil vermenin hasıl ettiği hazzın farklı bir boyutta yaşanması. Ve daha neler neler…
Evet bütün bunlar Ramazan’a has veya Ramazan’da daha yoğun bir şekilde hayatımızda kendisine yer bulan ameller. İşte bu ve benzeri amellerin kesintisiz 30 gün boyunca yapılması fıtrata rağmen kendimizi hapsettiğimiz çemberin kırılmasına yardımcı olmuyor mu? Cevabınız evet ise -ki öyle olduğuna eminim- Ramazan vazifesini biz de eda etmiş, benim yukarıda “asmak lazım” diye tekrarladığım hususun en önemli ayağı yani ilk adımı hayata intikal etmiş demektir.
Şimdi gelelim Ramazan sonrasına; bence devam etmeliyiz. Bir manada yeniden fıtratla bütünleşme diyebileceğim bu çizgiden sapmamalıyız. Saparsak “Ramazan Müslümanı” söylemlerini haklı çıkartmış oluruz. Sapmadık ama bütün bütün olmasa da kısmen kaydık diyelim, kayarsak fıtratımızdan uzaklaşmış, kendi irademizle kendimizi başka bir sahaya hapsetmiş oluruz.
Ben şahsen bu bağlamda her zamankine nispetle insanımızın büyük bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu düşünüyorum. Zaten modern zamanların modern olmayan çocukları olarak yoğun ve yorgun bir hayat geçiriyoruz. Ne yapıyorsun sorusuna köylünün de kentlinin de verdiği cevap bu: “Çok meşgulüm, yoğunluğum had safhada, hiç vaktim yok.” Haydi bu şehir hayatı içinde 24 saatini hızlı çekim yaşayan ve hakikaten meşgul insanımız için doğru; ya köyde hayatı yavaş çekim yaşayanlar? Zamanın arkasında değil de zamanın onların arkasından koştuğu insanlar? Cami-ev-tarla-kahve arasında hayatını mekik örer gibi örenler? Onlara da soruyorsunuz; aldığınız cevap; “hiçbir işim yok ama çok meşgulüm.”
Bu meşguliyete bir de şimdi siyaset hayat ilave edildi şimdilerde. Benim tehlike dediğim konu bu. Bilmem 3 tane seçimin iki yıl içinde üst üste olması mı, kutuplaştırıcı siyaset anlayışının taban kitlenin kılcal damarlarına kadar yayılması mı bu neticeyi verdi bilmiyorum ama bu dediğimiz maalesef doğru. Partizanlığın ötesine geçmiş bir siyaset düşüncesi çoklarımızı bir vakum gibi içine çekmiş durumda şu an. Sabah kalktığında gazetesi, TV’si, sosyal medyası ile herkesin ilk uğrak yeri siyaset.
Aklıma Efendimiz (sas) sonrası geldi. Efendimiz (sas) irtihal-i dar-i beka buyurduktan sonra sahabenin kendi aralarında yaşadığı ilk tartışma devlet başkanlığı üzerine olmuş. Hz. Ömer feraseti ve basireti ile çözmüş o kör olmaya doğru giden düğümü. Kendi hilafetinden sonra yeniden hortlamış bu tartışmalar ve kör olmaya doğru giden o düğüm bu defa gerçekten körelmiş. Aradan geçen 15 asırda çözüldüğünü de kimse söyleyemez. İstisnalar hariç bir İskender çıkmamış kör düğümü kılıcı ile çözecek. Bakın Hz. Ömer sonrasına; Cemel olmuş, Sıffin olmuş. Ölenin de öldürülenin de Müslüman olduğu bu iki savaşta nice selvi boylu canlar harâb olmuş, türâb olmuş; nice gül kokulu kanlar seylaplar halinde akmış. Sonra hadiseler o kanları akıtanları da önüne katmış sürüklemiş ve tarihin çöplüğüne atmış.
Ehl-i beyt tartışmalarını hatırlayın. Önce Emevi-Abbasi arasındaki iktidar kavgalarında, Emevi iktidarının yıkılmasının ardından da Ali oğulları-Abbas oğulları diyerek Abbasiler arasındaki çekişmeleri kastediyorum. Çok sert tartışmalar bunlar. Sebep; devlet başkanlığı kime ait. Yani daha net bir ifadeyle siyaset.
Bu iki örnekle tarihte de olmuş demeye getiriyorum ama mevcudu haklı çıkartmak adına değil; aksine haklı veya haksızı aramıyorum. Hocaefendi’nin yaklaşımıyla “tarihi hadiseleri kendi tarihsellikleri içinde bırakıp” bugünümüze, bize, içimize, özümüze dönelim diyorum. Ne diyor bakın Bediüzzaman: “Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedahil daireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut da zihayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede, her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimi vazife var. Ve en büyük dairede en küçük ve muvakkat ara sıra vazife bulunabilir. Bu kıyasla küçüklük ve büyüklük makusen mütenasip vazifeler bulunabilir.”
Su tespitler yine Bediüzzaman’a ait: “İnsanı, ölümden sonraki hayattan ve ebedi saadetten daha çok düşündüren bir mesele yoktur. Çünkü insanın en büyük meselesi, ebedi saadeti kazanmak veya kaybetmek meselesidir.”
Hasılı; siyasete siyaset, ahirete ahiret kadar değer verelim diyorum. Ramazan’ın bize bu konuda ilk adımı attırdığına inanıyorum.
Kaynak: http://www.zaman.com.tr/ahmet-kurucan/ahirete-ahiret-kadar-deger-verme_2234965.html








