“Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra ona tevbe edin. Ona dönün ki belirlenmiş bir ömür süresinin sonuna kadar sizi nimetleriyle yaşatsın ve faziletli bir hayat sürenlere, lütuf ve fazlından mükâfatlarını versin. Fakat imandan yüz çevirirseniz sizin tepenize inecek o müthiş günün azabından korkarım.” (Hud, 11/3)
Kuraklığın faturasının genelde “küresel ısınma”ya kesildiği, problemin pozitivizme irca edildiği ve “deprem ilahî bir ikazdır” demek ‘suç’ sayıldığı gibi “kuraklık ilahî bir ikazdır” demeye dillerin varmadığı bir süreçte, “yağmur için önce istiğfar” öneren Vakit’teki yazımız okuyuculardan kalbi yankılar almaya başlamıştı ki, geçen hafta Fethullah Gülen Hocaefendi ile Mustafa İslâmoğlu kardeşimin aynı minvaldeki tavsiyelerini okuduk. (Elbette bu konuda başkaca yazanlar da olmuştur.)
Fethullah Hocaefendi, “meseleyi eriyen buzullara, küresel ısınmaya fatura etmemeli; evvela fatura edilecek bizler varız” diyor ve şöyle devam ediyordu: “Bin türlü günah işleniyor ama biz tevbe etmeyi düşünmüyoruz.” Mustafa Islâmoğlu da, “yüreksel kuraklık”ın “küresel kuraklıktan daha büyük bir felaket olduğuna dikkat çekiyor; Mülk sûresi 30 âyetten (“Sor onlara: Hiç düşündünüz mü; eğer suyunuz tükenirse, size temiz suyu kim getirecek?’) hareketle, bu konuda öncelikle Rahman’a muhtaç olduğumuzu, dolayısıyla yalnızca O’na yönelip duâ etmemiz gerektiğini hatırlatıyordu. Yüreklerine sağlık…
Doğrusu, yağmur/suyu “rahmet” olarak görüp öyle adlandıran bir İslâmî geleneğin hakim olduğu topraklarda, meselenin daha çok pozitivist-seküler yaklaşımlarla izah edilip, toplum olarak işlenen onca cürmün ve günahın ıskalanması mevcut bereketsizliğin ve kuraklığın/çoraklığın asıl sebebini işaret ediyor. Oysa, başa gelen felaket ve sıkıntılarda kusur, günah, hata öncelikle kendimizde aranmalıdır.
Belki de Rabbimiz, duayı, yalvarıp yakarmayı unutan insanımızın çok duâ etmesi, dualarının sadece dilde kalmayıp eyleme dönüşmesi yani kulluk bilincinin hayatlarına yansıması için bizi imtihan ediyor:
Rabbimiz, okuyup anlamayı ve yaşamayı ihmal ettiğimiz Kitab-ı Kerim’inde nice toplumları sırf Zâtı Kibriya’sına yönetip yalvarsınlar diye zorlukla sınadığını beyan buyuruyor (En’am/42, A’râf/94):
“… Bize yalvarıp yakarsınlar diye onları şiddetli sıkıntılara ve kıtlık/belâ/hastalıklara uğrattık…”
Rabbimiz, En’am sûresinin 43, âyetinde; “Bari sıkıntılarımız başlarına gelince bize yalvar salardı ya! Fakat kalbleri katılaştı ve şeytan yaptıktan her şeyi onlara cazip gösterdi” buyurarak, duâsızlığın ve de günahlarda/cürümlerde ısrar etmenin asıl büyük tehlike olduğunu ihtar ediyor.
Şeytanın kötülükleri alabildiğine çekici kıldığı, günahların ha bire yaygınlaştığı, kalplerin katılaştığı bir ortamda yapılması gereken şey, çorak yürekleri vahiyle, zikirle, duâ ile buluşturmaktır. Hadid süresi 16. âyette “daha önce kendilerine verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmekle kalbleri katılaşmış, çoğu da yoldan çıkmış kimseler” gibi olmamamız için, biz müminlerin “kalplerinin Allah’ı ve Cenab-ı Hak’dan inen hakikatleri hatırlayarak yumuşayıp saygı ile dirilme vakti gelmedi mi?” diye soruluyor. Ardından da 17. âyette “Biliniz ki, Allah, ölümünden sonra (su ile) toprağı diriltir…” buyuruluyor.
Yağmur rahmeti ile ölü toprağı dirilten Rabbimiz, katı kalpleri de Kur’ân ve duâ/zikirle diriltir elbet.
Dirilme vakti gelen kalplerimizi Kur’ân’la buluşturalım ki, Rabbimiz de çoraklaşan, kuraklaşan topraklarımızı “rahmeti” ile buluştursun, inşaallah. Biz, kutlu Rasûl’ün (s.) duasını hep tekrarlayalım:
“Allah’ım! Kullarını ve hayvanlarını suya kandır, rahmetini yay ve ölü yurdunu canlandır.” (El-Ezkâr, s.253) Amin.








