
Mü’minlerin, ister ferdî isterse de içtimaî musibetleri kendi günahlarının neticesi bilmeleri mevzuunda her zaman hatırda tutmaları gereken ölçüler nelerdir?
İman sayesinde, canlı-cansız bütün eşya renk, şekil, desen, mahiyet değiştirip
başkalaşmış gibi güler insanın yüzüne.. ve ruh olur, mana olur akar mü’minin gönlüne.
Taş-toprak, ağaç-yaprak, gül-çiçek, kuş-böcek.. her şey ama her şey gönül ufkundan
ruhlara sürekli bir şeyler fısıldar. Dahası, bütün tekvinî emirler, satır satır,
paragraf paragraf önemli birer mesaja dönüşür; his ve şuurlara harfsiz-kelimesiz en tesirli hutbeleri dinletir.
Musibetlerin Asıl Sebebi
Aslında, tekvinî emirler, bazen dar bazen de daha geniş dairede insanların ruh
dünyalarına ve Cenâb-ı Hak’la münasebetlerine göre cereyan etmektedir. Ne var ki,
sellerin, depremlerin, çeşit çeşit âfetlerin ve hatta ekosistemin bütünüyle bozulmasının
temel kaynağına inilemeyince, bunlar birer tabiî hadise gibi kabul edilmekte ve
dolayısıyla, bu hadiseler vesilesiyle verilmek istenen mesaj doğru okunamamaktadır.
Halbuki, kainat ağacının şuurlu ve iradeli meyvesi insandır. Bir yönüyle, insan
tabiatın bağrında yaratılmış, gelişmiş ve hâl-i hazırdaki kıvama ermiştir; diğer
yönüyle de, kainat ağacındaki genel durum insan meyvesine göre şekillenmiştir. Bu
itibarla, bir bakıma insan sebep olur, tekvinî emirler ve kainat ise sonuç; bir
bakıma da kainat sebep olur, insan ise sonuç. Tekvinî emirler ile insan arasında
bu şekilde bir içli dışlı olma meselesi söz konusudur. Onun için -mesela- yer sarsılması
ile insanlardaki sarsıntı arasında ciddi bir irtibat vardır. Ne ki, bu ancak iman gözüyle görülebilir.
Tekvinî emirlerde olduğu gibi, ferdî ya da içtimaî hayatta da, arzu edilen bazı
şeylerin gerçekleşmemesi veya istenmeyen bir kısım hadiselerin vuku bulması haddizatında
insanların ruh dünyaları ile yakından alâkalıdır. Hemen her musibet, bir yönüyle
insanın kendisinde başlar, onun boşluklarında beslenip boy atar; zamanla büyümesini
tamamlar ve gün yüzüne çıkar. Dolayısıyla, musibetin gerçek sebebi insandır ve bu
anlaşılacağı âna kadar sebep-sonuç açısından doğru yorumlar ortaya koymak mümkün olmayacaktır.
Bu açıdan, gerçek sebebi arama ve bulma yolunda atılması gereken ilk adım insanın
kendisini sorgulamasıdır. “Bu musibet, benim yüzümden meydana geldi; buna benim
tutarsızlığım ve Allah’la münasebetteki kopukluğum sebebiyet verdi!..” diyerek musibeti
iradenin hakkını veremeyişe bağlamak ve hemen istiğfara sarılmak mü’mince bir tavırdır.
Evet, insan, nefsini problemlerin asıl kaynağı görmelidir ki bu, aynı zamanda zımnî nedamet, tevbe ve istiğfar sayılır.
Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de, “Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlar
(ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir, kaldı ki Allah günahlarınızın çoğunu da affeder.”
(Şura, 42/30) denilmektedir. Bu itibarla, mü’minlere gelen sıkıntılar, onlar için
keffarettir. Fakat, günahların neticesi olmayan musîbetler de yok değildir; mesela,
Allah’ın dinine hizmet yolunda çalışan bir kimsenin çektiği sıkıntılar, onun Allah
katındaki derecesinin yükselmesine vesiledir. Dolayısıyla, diğer insanlar söz konusu
olduğunda, musibetlerin onların günahlarından kaynaklandığını düşünmek su-i zan
sayılır; hüsn-ü zanna memur olan mü’minlere yakışan, musibetler sayesinde başkalarının
Allah’a kurbet mazhariyetine erdiklerine inanmalarıdır. Ne var ki, kendileri hakkındaki
mülahazaları hep “Kuraklık ve kıtlık var; benim yüzümden!.. İşler yolunda gitmiyor;
benim yüzümden!.. Falan mesele fiyaskoyla neticelendi; benim yüzümden!..” şeklinde olmalıdır.
Günahlarım Yüzünden Ümmet-i Muhammed’i Mahvetme!..
Bilindiği üzere; Hazreti Ömer Efendimiz döneminde büyük bir kıtlık oluyor. Öyle
ki, insanların açlıktan ölmemeleri için yeme içme mevzuunda bir gıda nizamnamesi
vaz’ ediliyor ve herkese belli ölçüde yiyecek içecek veriliyor. Hazreti Ömer (radıyallahu
anh) “Medine’nin en fakir insanı ne yiyip içiyor ve nasıl geçiniyorsa, benim hayat
standardım da öyle olmalı!.” diyor; insanların ekseriyetinin zeytinyağına ekmek
banarak beslenmeye çalıştığını öğrenince, kendisi de hep öyle yapıyor. Aslında,
her zaman sade yaşayan Büyük Halife, o umumi nizamnameye uyma mevzuunda daha da
hassas davranıyor. Kıtlık devam ettiği sürece et ve balık gibi lezzetli bir yemeği
asla ağzına koymadığı gibi, umumî musibeti de kendinden biliyor ve “Allahım! Benim
günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i açlıkla helak etme!..” diye dua ediyor.
Hazreti Ömer’in yanından hiç ayrılmayan Hazreti Eslem der ki: Eğer kıtlık bir
müddet daha uzayacak olsaydı, Mü’minlerin Emiri üzüntüsünden ölecekti!.. Onu çok
defa, secdeye kapanmış olarak görürdüm; sürekli gizli-açık, sesli-sessiz münacaatta
bulunur ve ağlardı. Bazen bütün bütün hıçkırığa boğulur; “Allahım! Öyle zannediyorum
ki, yağmursuzluk ve kıtlık benim günahlarım sebebiyledir. Ne olur, benim yüzümden
Ümmet-i Muhammed’i mahvetme.” diyerek adeta inler ve hüzünle tir tir titrerdi.
İşte bu hal, bir basiret ifadesidir; Allah’tan kopmamış olmanın emaresidir. Kopuklardır
ki, onlar olup biten olumsuz hadiselerde hep atf-ı cürme sarılır, suçu başka sebeplerde
arar ve başkalarını suçlarlar. Hiçbir zaman, “Bu problem benim kusurumdan kaynaklandı!..”
demez ve hâdiselere bu perspektiften bakmazlar. Dolayısıyla da, istiğfar etme ihtiyacı
duymaz, hatalarını telafi etme heyecanı yaşamaz ve Allah’a tazarruda bulunmazlar.
Meseleyi kendilerine bağlamadıkları için asıl suçluyu asla bulamaz, başkalarında
günah arama vebalinden de hiç kurtulamazlar.
Bugün kaç insan vardır ki, tekvinî emirlerdeki değişikliklerden dolayı bile kendisini
sorumlu tutsun; seccadesine koşup, “Ne olur Allahım, benim yüzümden ümmet-i Muhammed’i
mahvetme” diye inlesin?!. Kaç insan vardır ki, inayet-i Rabbaniyenin ve rahmet-i
ilahiyenin kesilmesine sebebiyet verenlerden olduğuna inanıp istiğfar gözyaşları
döksün?!. Evet, memleketin başına gelen belaları kendi günahlarından bilen ve İslâm’ın
devasa meselelerinin çözülemeyişinde kendi hissesini düşünüp müteessir olan kaç
tane insan mevcut ise, işte o kadar hakiki mü’min var demektir şu yeryüzünde!..
Rivayetlere göre; belaların yağmur gibi yağdığı bir dönemde, Hak dostlarından
Sâlim bin Kasım, büyük âlim Muhammed bin Mukatil’i ziyaret ediyor. Ona “Ortalığı
şiddetli bir felaket fırtınası kasıp kavuruyor; zelzeleler birbirini takip ediyor,
fakr u zaruret insanların iflahını kesiyor. Sen imamımızsın; Ne olur, Allah aşkına
bize dua et!” diyor. O mütevazı insan, ancak şu mukabelede bulunuyor; “Ne kadar
arzu ederdim, sizin helâkınızın sebebi ben olmayayım!.. Korkarım ki, o fırtına benim
yüzümden esiyor; şu zelzele benden dolayı durmuyor; ilahî rahmetin gelip size ulaşmasına
benim günahlarım mani oluyor!..”
Ertesi sabah, Sâlim bin Kasım, bir kere daha Muhammed bin Mukatil’in kapısına
koşuyor. Şu kadar var ki, bu defa etrafına tebessümler saçıyor, sevinç içinde gelip
heyecanla söze başlıyor ve şöyle diyor: Bu gece rüyamda Fahr-i Kainat (sallallahu
aleyhi ve sellem) Efendimiz’i gördüm; buyurdular ki, “Allah Teâlâ insanların içine
müthiş bir bela ve musibet salmıştı. Fakat, kendisini hor ve hakir görerek mahviyetle
el açıp dua eden Muhammed bin Mukâtil hürmetine, Cenâb-ı Hak felaketi memleketinizden
def’ u ref’ etti!” Görüyor musunuz kendini mesul tutmanın Hak katında ne büyük bir
istiğfar ve tazarru yerine geçtiğini?!. Bir taraftan, kulun kendisine bakışını düşünün,
diğer yandan da onun Allah nezdindeki kıymet ve değerine bakın!.. Anlıyor musunuz
musibetlerin sebebini nefiste aramanın ve hacâletle kıvranıp tevbeye koşmanın insanı
ne ölçüde yücelttiğini?!.
Mesuliyet Dairesini İyi Belirlemeli!..
Bazıları, “Ne günahımız var ki, musibetleri kendimizden bilelim?” şeklinde düşünebilirler.
Aslında, “Ne günahım var ki?” mülahazasının kendisi çok büyük bir günahtır; böyle
düşünen bir kimse en büyük haltı işlemiş demektir. Çok günahkâr bir insan, nedametle
iki büklüm olup yarlığanma dilediği zaman bağışlanma yoluna girmiş olacağı gibi,
“Ne günahım var ki?” diyen bir kimse de işte bu sözle felaket çukuruna yuvarlanmış
sayılır. Zira, günahının farkında olanın tevbe ve istiğfarla arınma ihtimali her
zaman vardır; kendisini ak kaşık sananın ise, önemsemediği küçük günahlardan oluşan
koca koca veballerin altında kalıp ezilmesi kaçınılmazdır. Evet, “Benim ne günahım
var?” sözü günahın ne olduğunu bilememenin ifadesidir. Halbuki, insan Allah’ın bahşettiği
nimetler ölçüsünde O’nunla münasebete geçmemişse, dünya sultanlığının üstünde tutacak
kadar müslümanlığın kadr ü kıymetini bilmiyorsa ve önüne serilen hizmet imkanlarını
değerlendirmek suretiyle rıza ve rıdvana ulaşma gayretinde değilse, o, ilahî ihsanlara
karşı gözlerini kapatmış bir zavallıdır; gırtlağına kadar nankörlük içine gömülmüş
böyle biri için başka günah aramak manasızdır.
Bazı kimseler de, günahlarını kabul ederler; fakat, “Ben kimim ki, benden dolayı semada değişiklikler olsun, kuraklık başgöstersin ya da yağmur yağsın?!.” derler. Kendilerine hiçbir değer atfetmedikleri için bela ve musibetlerde kendi paylarının da olabileceğini asla düşünmezler. Bu mülahaza, bir yönüyle tevazu ve mahviyetin sesi-soluğu olarak değerlendirilebilir; fakat, bu aynı zamanda mesuliyetten kaçma yolunda şeytanî bir fikir de olabilir. Aynı şekilde, büyük küçük her musibet için “Benim yüzümden!” diyen bir insanın, kainatta cereyan eden pek çok hadiseyi kendisiyle irtibatlı görmesi neticesinde, sorumluluk duygusu altındaki mahfi bir kanaldan varıp gurura dayanması da muhtemeldir. “Ben öyle bir mücrimim ki, halk benim yüzünden musibete duçar oldu!” sözü başlangıç itibarıyla günahların hacâletini ifade etse de, şayet ölçü korunamazsa ve Şeytan’ın aldatıcılığına mağlup olunursa, “Ben öyle mühim bir adamım ki, arz ü semada bir kısım hadiseler bana göre şekilleniyor!” iddiasına dönüşebilir. Dolayısıyla, bu mevzuda da orta yolu bulmak ve dengeyi korumak lazımdır.
Evet, insanın umumî musibetlerde kendi payının da olabileceğini hiç düşünmemesi büyük bir gaflettir; bu, Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği değeri idrak edememekten de kaynaklanıyor olabilir. Diğer taraftan, “Bütün bu işler hep benimle alâkalı dönüyor; dolayısıyla, bazı şeylerin ters gitmesi benim yüzümden!..” derken de insanın içine gizli bir gurur akabilir. “Allah Teâlâ benim halime nazar ediyor, şayet ben iyi haldeysem bu hadiseleri doğru yürütüyor, fakat kötü durumdaysam hadiselerin ahengini bozuyor.” düşüncesinde, kendisini o koskocaman dairelerin reisi görme gibi zımnî bir gurur tehlikesi mevzubahistir.
Bu açıdan, her mü’min, ümmet-i Muhammed’in bir uzvu olması yönüyle, kendisini
her musibetten belli ölçüde mesul tutmalıdır. Bununla beraber mesuliyet noktasında
her zaman şu ölçüye bağlı kalmalıdır: Eğer Din-i mübin-i İslam ile alâkalı çeşitli
dairelerde bir dahlim bulunsaydı ve söz sahibi olsaydım, çok rahatlıkla “Bugün İslam
coğrafyasında görülen olumsuzluklar ve ümmet-i Muhammed’le ilgili bütün terslikler
benim yüzümden cereyan ediyor.” diyebilirdim. Fakat, ben o dairelerin hepsinde hâkim
bir unsur değilim; dolayısıyla, ben öncelikle şöyle-böyle alâkadâr bulunduğum daireyle
ilgili bir kısım olumsuzluklardan sorumluyum; kendi dairemde meydana gelen her menfi
hadiseye “Benim yüzümden” diye bakmalıyım; umumî musibetlere ise, “Benim de payım
var!” düşüncesiyle yaklaşmalıyım.
Nitekim, Hazreti Sâdık u Masdûk (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Hepiniz
çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz. İmam (idareci) çobandır ve güttüğünden
mesuldür. Erkek ailesinin çobanıdır, elinin altındakilerden mesuldür. Kadın, evinin
çobanıdır, yeddiklerinden mesuldür. Hizmetçi de, efendisinin malından mülkünden
sorumludur.” mealindeki hadis-i şerifi de bu ölçüyü nazara vermektedir.
Bu açıdan bakılınca, Hazreti Ömer Efendimiz, Allah Rasûlü’nün halifesi ve bütün mü’minlerin emiridir; bu itibarla da, onun kendisini topyekün ümmetten sorumlu tutması tabiîdir. Devletin başındaki insan bütün halkın mesuliyetini uhdesine almıştır; herhangi bir kurumun ya da birimin idarecisi ise, bilhassa kendi dairesinden sorumludur. Herkes şahsî kusurlarının, özellikle kendi vazife ve sorumluluk dairesinde bir kısım menfi hadiselere sebebiyet verebileceğine inanmalı, bundan korkmalı ve temkinli yaşamalıdır.
Ezcümle; Malazgirt ovasında, müslüman erler arasında heyecanın doruk noktaya
ulaştığı bir anda, “İşte kefenim!” diyerek giydiği bembeyaz bir elbise içinde askerlerinin
karşısına çıkan Sultan Alparslan’ın onların önünde secdeye kapanması ve adeta gözyaşlarına
boğularak “Allahım! Ordumu muzaffer eyle; benim günahlarım yüzünden yiğitlerimi
mağlup etme!” diye yalvarması da mesuliyet dairesinin genişliğine göre tavır almanın
güzel bir misalidir.
İçtimâî Tevbe
Evet, insanın kendi haddini, konumunu, sorumluluklarını ve hangi dairelerin kendisiyle doğrudan alâkalı olduğunu belirlemesi, o dairelerdeki terslikleri şahsî hatalarına bağlayarak içinde Cenâb-ı Hakk’a sığınma duygusunu tetiklemesi ve kusurlarını giderme maksadıyla uykuda olan heyecanlarını tahrik etmesi zımnî bir istiğfar ve bir tevbedir. Böyle bir istiğfar, söze dökülenler kadar nâmahrem yüzü görmediğinden daha hâlisanedir; bu türlü bir tevbe âlemin şahitlik ettiklerinden daha samimidir. Çünkü, her musibet karşısında önce nefsini sorgulayan bir insan, içten içe bir ocak gibi yanar durur; fakat, başkalarına hissettirmez gönlündeki ateşi.. mülahazalarına emanet eder nedametlerini. Yalnızlık anlarında, başka kimselere duyurmadan, diliyle de seslendirir istiğfarlarını; binlerce kere “estağfirullah” çeker düşündükçe günahlarını. “Allahım benim isyanlarıma bir kere yarlığanma dilenmek yetmez, milyonlarca kez istiğfar ediyorum!” der, Mevlâ-yı Müteâl ile münasebetleri açısından kopukluk yaşadığı korkusuyla, sonsuzluğa işaret eden sayılar arar dile getirmek için pişmanlıklarını.
Şu kadar var ki, şayet toplum çapında bir halâs isteniyorsa, o toplumu meydana getiren bütün fertler hep beraber tevbe etmeli ve kendi günahlarından arınmanın yollarını aramalıdırlar. Zira, ferdî bir suçun nedameti ferdî, ailevî bir masiyetin istiğfarı ailevî ve millî bir günahın tevbesi de millî olmalıdır; toplumun salâhı için topyekün şahısların isyan kirlerinden temizlenmeleri lazımdır.
Rivayetlere göre; Hazreti Musa (aleyhisselam), kavmiyle beraber yağmur duasına çıkar. Birkaç gün dua edildiği halde hâlâ rahmet damlaları inmeyince, Hazreti Musa, “Rabbim! Kuraklığın sona ermesi için niyaz etmemizi emir buyurdun; fakat, ellerimizi açıp dua dua yalvardığımız halde yağmur göndermedin!” deyip ilahî hikmetten sual eder. Cenâb-ı Allah, “İçinizde tevbe etmemiş bir günahkâr var!” der. Musa Aleyhisselam, rahmet-i ilahiyenin imdada yetişmesine engel teşkil eden mücrimin kim olduğunu sorunca, Allah Teâlâ “Ben Settâr’ım, kullarımın günahlarını örterim; kusurlarını fâş edip onları mahcup düşürmekten berîyim. Hepiniz tevbe edin ki, o kimse de günahlarından arınsın ve böylece dualarınıza cevap verilsin.” buyurur.
Hâsılı, maruz kaldığımız belâların işlediğimiz günahlar sebebiyle geldiğini düşünmeliyiz; musibetlerin def ü ref’i için en kısa zamanda hatalarımızdan, kusurlarımızdan, günahlarımızdan, isyan kokan fiillerimizden ve küçük-büyük bütün haddi aşmışlıklarımızdan dolayı istiğfar etmeliyiz. Ayrıca, gönülden bir nedamet ve kestirmeden bir sıçrayış ferdî günahlar için yeterli olsa bile, toplumun tamamına ait cürümler için daha özlü irkilmeye, daha derinden silkinmeye ve içtimaî tevbeye ihtiyaç olduğunu da hatırdan çıkarmamalıyız. Evet, ülkemizin refah ve huzura kavuşmasının, bu milletin mukadderatıyla maddî-mânevî alâkalı görülen bütün ruhların ve bilhassa kendini bu millete adamış hasbî gönüllerin bir kere daha dize gelerek tevbe etmelerine bağlı bulunduğunu unutmamalıyız.








