Kendi derinliğiyle latîfe-i Rabbâniye

Home » Türkçe » Kitapları » Dergi Yazıları » Çağlayan Dergisi Yazıları » Kendi derinliğiyle latîfe-i Rabbâniye

Latîfe-i rabbaniye; nazargâh-ı ilahî olmasının yanında, insânî ufka
ulaşmanın da peyki, burağı ve vesile-i nuraniyesidir. Onun dilinden
anlayanların ufkunda seyahat, bir iştiyak-ı likaullah yolculuğudur. Konunun
bizim dar ufkumuzu aştığı muhakkak; ne var ki, böyle bir aşkınlık mutlak
suskunluğu gerektirmez. Kıvamında beste ve güfte onlardan, duyup
hissettiklerimizi veya uzaktan gölgelerinin temaşasıyla müteselli
olduklarımızı dillendireceksek, ‘kâriîn-i kirâm’ın bunları nazar-ı müsamaha
ile karşılayacağını ümit ediyoruz.

Latîfe-i rabbâniye veya âyine-i samedâniye de denilen, beşere Hak mevhibesi
bu sistem; akıl, irade, his ve şuur buudlarıyla insanın özü sayılan vicdan
mekanizmasının takdirler üstü en değerli bir unsurudur. Daha önce de
“seyyid-i kelâmi’l-beşer” ile dillendirildiği üzere, –أَلَا إِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً… الخ beyan-ı nebevîsini kastediyoruz- büyük ölçüde insanın maddî
anatomisinin salah, selâmet ve sıhhati bu müstesna latîfeyle irtibatlı
olduğu gibi, insanın bâtınî ve ledünnî derinlikleri de yine o rükn-i
âzamın, dünya ve mâfîhâdan âzâde.. tevhîd-i ulûhiyet ve tevhîd-i rubûbiyet
mülahazasında bir dil ve tercüman.. ritimleriyle bu iki daire-i kudsiyeyi
işaretleyip duran bir mızrab-ı nurânî olmasıyla alakalıdır. O, gaye-i hayal
ufkuna iştiyak içinde kasılıp kıvranan bir heyecan ve heymân unsuru..
ebediyet ve Ebedî Zât iştiyakıyla cayır cayır yanıp püryan olan bir
fenâfillâh dili.. tevazu ve mahviyetle buudlar ötesi seyahatlere talip,
yorgunluk bilmez bir küheylan.. her zaman sonsuzluk rüya ve hülyalarıyla
oturup kalkan ve “hel min mezîd?!.” deyip gözünü ötelere, ötelerin
de ötesine dikmiş bir vuslat ve şeb-i arûs sevdalısı.. marifet, muhabbet,
aşk u iştiyâk-ı likâullah delisi.. beden dünyasındaki maddî-manevî
hükümranlığına rağmen, sevdalandığı kapının boynu tasmalı, kulağı küpeli
azat kabul etmez bir bendesidir ve sürekli tiktaklarıyla sinesinde
bulunduğu emanetçiye bunları ve daha neleri neleri hatırlatan mübarek bir
mekanizma, aldatmayan bir ihtarcıdır. Kendinde konaklamaya gelen varidât-ı
rabbâniyeyi metafizik kılcallarla raiyyetinin bütününe ulaştırma
hafakanları içinde -çizgi, Kitap, Sünnet ve selef-i sâlihîn güzergâhı- bir
yaşatma delisi; nefis ve hevâ isiyle-pasıyla kirlenmeyen ve her zaman
ötelere göçe teşne bulunan öyle bir latîfe-i câmia-ı külliyedir ki, ufku
itibarıyla mele-i a’lânın sakinlerine denktir dense mübalağa yapılmış
olmaz…

Bu latîfe, “mâ hulika leh” çizgisinde, mâhiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun o
müstesna konumunda kalabildiği sürece, her zaman enfüs ve âfâkı, inhirafa
düşmeden doğru okuyabilir.. enfüste tıkanıklığa, âfâkta dağınıklığa
düşmez.. bunlardan birini O’ndan gelmiş bir nâme gibi görür ve öper başına
kor; diğerini de büyüleyen bir câmi fihrist gibi mütalaa eder ve saygıyla
selamlar. Bu ufuk, “akrabü’l-mukarrabîn” ufkudur ve “نَحْنُ أَقْرَبُ
إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ” “Biz ona şah damarından daha yakınız!” hakikatini zevk etme
zirvesidir. Bu ufkun insanları rüyalarında bile o endişe verici tıkanıklığa
düşmez ve katiyen bir dağınıklık da yaşamazlar. Bunlar melekûtî yanları
önde melek-misal öyle babayiğitlerdir ki, hayatlarını her zaman ötelere ve
ötelerin de ötesine müteveccih geçirmek için çırpınır-durur; rüyalarında
bile en küçük inhirafları ciddî bir zelle sayar ve hemen arınmak için “evbe
kurnaları”na koşarlar.

Bunların latîfe-i rabbâniyeleri iradî ve gayr-ı iradî hep Sâhib-i Beyt’e
müteveccihtir. Bu itibarla da onun her zaman pak ve pırıl pırıl tutulması
için evbe kurnalarında arınmadan arınmaya koşar; gönül diriliği ve duruluğu
için ölesiye bir gayret içinde bulunurlar. Herkesin gaflet ânı sayılan
geceler onların cıvıl cıvıl en canlı oldukları ve tecellî için pusuya
yattıkları nurlu zamanlardır. Onlara göre gündüzler, menfezleri değişik
şerarelere açık, kâr-zarar at başı, bulanık zaman dilimleri; geceler ise
Dost’a küşâde halvet koylarıdır. İbrahim Hakkı hazretleri bu hususu
seslendirme sadedinde,

Ey dîde nedir uyku, gel uyan gecelerde,

Kevkeblerin et seyrini seyran gecelerde;

Çün gündüz olursun nice ağyar ile gâfil,

Ko gafleti, dildârdan utan gecelerde;



Dil beyt-i Hudâ’dır, ânı pak eyle sivâdan,

Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde…

der ki, konu tamamen bir tecellî ve meclâ meselesidir; yoksa hâşâ O,
tebeddülden, tagayyürden, elvân u eşkâlden, hayyizden, mekândan münezzeh ve
müberrâdır.

Share:

More Posts

Send Us A Message