İslam’da yapılması gerekenler kendi içinde farz, vacip, mübah ve müstehap diye ayrılırken, farz denilen yanı zorunluluk içeren eylemler de farz-i ayn ve farz-i kifaye diye iki ayrı kategoride ele alınır. Farz-i kifaye, bir kısım Müslümanların yapması ile diğerlerinin günahtan kurtuldukları farzdır: cenaze namazı kılmak gibi. Dolayısıyla, farz-i ayn da herkesin yapması gereken farzdır. Nitekim, “Emri bi’lmaruf, nehyi ani’lmünker yani iyiliği emretmek, kötülükten menetmek” de farz-i kifayedir. “Herkesçe bilinen, meşhur” mânâsına gelen maruf kelimesi, Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği, uygun bulduğu ve aklı selimin de hoş ve güzel gördüğü şey demektir. Reddedilen ve kabul görmeyen, nahoş, sevimsiz, çirkin, insan tabiatına yabancı, tabiattaki dengeye muhalif ve teşrii emirler içerisinde kendisine açık kapı bulunmayan şeylere de “münker” denir.
Ancak; Fethullah Gülen, 1998 baskılı İrşad Ekseni isimli kitapta (Sayfa: 206): ‘Tebliğ ve irsad vazifelerin en mukaddesidir. Tebliğ normal zamanlarda farz-i kifaye olsa bile günümüzde ihmale uğrayan meselelerden olduğundan farz-i ayn’dir. Onun ihmali katiyen caiz değildir.’ demektedir. Ona göre; “Emri bi’lmaruf, nehyi ani’lmünker” vazifesi varlığın yaratılış gayesine götüren bir yoldur. Zira, Peygamber Efendimiz, kainat kendisi için yaratılan İki Cihan Serveri’dir. O’nun gönderiliş gayesi ise tebliğdir. Tebliğin özü de, “emri bi’lmaruf, nehyi ani’lmünker”dir. Demek ki, bir mânâda varlık, bu iş için yaratılmıştır. Şüphesiz varlığın yaratılış gayesi olan bu iş, işlerin en önemlisidir ve her Müslümanın yapması gerekli olan bfir vazifedir. Bu büyük vazife pek çok ayet ve hadisle te’yid edilmiştir. Mesela; “Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun.” (Al-i İmran, 3/104) ” Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder kötülükten men edersiniz ve Allah’a imanınız tamdır.” (Al-i İmran, 3/110) ayetleriyle, “Ya marufu emredip münkerden nehyedersiniz ya da Allah sizin basınıza en serlilerinizi musallat eder; sonra da ne büyüklerinize saygı gösterilir, ne de küçüklerinize merhamet edilir. O zaman en hayırlılarınız dua eder de kabul edilmez; istiğfar edersiniz, mağfiret olunmazsınız; yardım istersiniz de yardım gelmez.” ve “Ademoğlunun bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir; ancak marufu emir, münkeri nehyi ve Allah’ı zikir müstesna..” hadisleri bunlardan sadece birkaçıdır.
İster farz-i ayn veya farz-i kifaye olsun, bu vazifenin iki yönü bulunmaktadır:
İyiliği emretmek, bana Çin Atasözü olarak bilinen ‘İnsanlara balık vermeyin balık tutmayı öğretin’ sözünü anımsatmaktadır. Yani; her bir birey, kendisinin ‘iyi bir insan olmasının yeterli olmadığını’ bilmeli, bir diğerine ‘iyiliği emretmekle’ yükümlü olduğu bilincine sahip olmalıdır. Tıpkı trafikte düzenin sağlanması ve kazaların olmaması, sadece sizin en iyi şoför olmanıza bağlı olmayıp karşı tarafın da trafik kurallarını en iyi şekilde bilmesi ve uymasına bağlıdır. Yine, şehrin şu şebekesine zehir katan birisini görüp ‘Bana ne?’ diyebilir mısınız, tabii ki duyarsız kalamazsınız, evinizdeki çeşmeden siz de şu içiyorsunuz?
Bu vazifenin diğer yönü olan ‘kötülükten men etmek, sakındırmak’ işe, yine bir atasözünde belirtilen: ‘Sivrisinekleri tek tek öldürmek çözüm değil, bataklığı kurutmak çözümdür’ ifadesini akla getirmektedir. Yani, kötülüğün kamuoyuna kötülük olduğunun benimsetilmesi ve toplumsal kontrolün sağlanması gerekmektedir. Meyhanede ‘İçki bütün kötülüklerin anasıdır’ demek ve oradakilere seslenmek mi, yoksa gerçekten Yeşilay gibi kurumların daha aktif şekilde tıbbın ve olumsuz sosyal sonuçların kullanılması ile içki aleyhine yapılacak geniş kapsamlı kampanyalar mı etkili olacaktır?
Sonuçta; iyiliği emredip kötülükten men etmenin toplumsal önemi yadsınmaz bir gerçektir. Öyle ki bu vazifenin; bir müslüman için, namaz kılmak, oruç tutmak, Hacca gitmek, zekat vermek gibi farzlar ne kadar önemli ise, belki de bu farzları güvence altına alan daha önemli bir farz olduğunu iddia etmek sanırım mübalağa olarak algılanmamalıdır.








