Taha Akyol, dün Hürriyet’teki yazısını bitirirken şu notu düşmüş:
-“Paralel yapı ile mücadele”, 28 Şubat’ın “irtica ile mücadelesi”ne dönüştü! Delil varsa hemen soruştur ve at! Fakat delilsiz ve siyasi suçlamalarla, “cadı avı” korkusu yaratarak yargıyı baskı altına almak büyük hatadır.
Taha Akyol’un yazısının başlığı “Yargıda cadı avı”ydı.
14 yıl önce, 28 Şubat sürecinde de aynı başlıkla bir yazı kaleme aldığını hatırlatıyordu.
Tek farkla… Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk bu durumdan çok dertliydi:
-Hâkimler töhmet altında kalmadan karar vermelidir. Eğer yargı tahrip edilirse, yargı saygınlığını kaybederse ülke büyük zarar görür!
Oysa… Bugünkü “Adalet” Bakanı ve müsteşarı cadı avının bizzat faili.
En son akla zarar şu kanun teklifini getirdiler: Vatandaşlar, haklarında yürütülen bir soruşturma ve içindeki deliller hakkında bilgi sahibi olamayacak!
Okuduğunuza hayret edebilirsiniz.
Ama inanın yani, çıktı yola geliyor!
Dün Adalet komisyonunda görüşülecekti, ardından Genel Kurul’a gelecek.
Meclis tatile girmeden yasalaşacak, cumhurbaşkanı da “noter ötesi” bir refleksle aynen onaylayacak.
“Noter ötesi” diyorum, zira noter önüne gelen bir kâğıdın yasalara ve Anayasa’ya uygunluğunu denetler, aksi bir şey varsa iade eder.
Artık şaşırmıyoruz!
Yaklaşık 4,5 ay önce çıkarılan dördüncü yargı paketi ile kaldırılan düzenleme yasaya yeniden ekleniyor. Avukatların dosya içeriğini incelemesi ve belgelerden örnek alması savcının ve hâkimin insafına bırakılıyor. Bir kişi tutuklansa bile hakkındaki suçlamaları mahkemeye kadar öğrenemeyecek.
Alın size 2014 model “cadı avı” düzenlemesi…
4,5 ay önce kaldırdığı şeyi geri getiren Adalet Bakanı manen rahat, lafta mahcup:
– Ben o zaman bu düzenlemeyi kaldırırken müdafaa ettim. Şimdi benim için bunu tekrar getirmek o kadar da kolay bir şey değil. Ama getirmeliyiz.
Yasal altyapı, ali cengiz oyunlarıyla sürüyor, gördüğünüz gibi.
Cadı avına gelince…
Bırakın davayı, mahkemeyi, iddianameyi… Ortada bir soruşturma, dosya, suç duyurusu bile yokken tam 7 aydır topyekûn bir cemaat “paralel örgüt” ilan edildi.
Önceleri, “örgüt”le “cemaat”i ayırıyorlardı. Çok geçmedi, katıp karıştırdılar.
Devletteki on binlerce kadro “kuru-yaş” bakılmadan tarumar edildi.
Cemaat’e yakın işadamları maliye müfettişleri ve türlü ekonomik argümanla yıpratılmaya başlandı.
Yüzde 80’inin Cemaat’le hiçbir ilgisi olmadığı halde dershaneler kapatıldı.
Camia’ya gönül vermiş hayırseverlerin inşa ettiği tüm eğitim kurumları, dünyadaki bütün müesseseler devlet başkanları ve elçiler düzeyinde linçe maruz kaldı, kalıyor.
Ortada bir suç varsa bile demokratik olmayan devletlerde dahi gözetilen “suçların şahsiliği” ilkesi yerle bir edildi. Şu veya bu biçimde yolu “Hizmet Hareketi” ile kesişen milyonlar rencide edildi, ediliyor.
Cemaatler bitiriliyor!
Risale-i Nur’ların basımı türlü dalavereyle engellendi. Başta Yeni Asya camiası olmak üzere Nur cemaatleri ayağa kalktı.
Süleymancılar’ın yurtları, kursları, arsaları ellerinden alınmaya başlandı.
Mahmut Ustaosmanoğlu Hocaefendi, iktidara yakın gazetelerin manşetinden hedef gösterilerek İsmailağa Cemaati biate zorlandı.
Bunlar da mı paralel?
28 Şubat sürecindeki “irticacı” avı, çok daha şiddetli biçimde hortladı.
Hedefe ulaşmak adına her türlü fetva, bizzat “İktidar Uleması” tarafından verildi, veriliyor.
Yalan, hile, kurgu, takiye… Bu mücadelede hepsi meşru!
En son, Diyanet’in “Türkiye’de Dini Hayat” araştırması yayımlandı, dün.
Yüzde 99’u Müslüman yurdumda, 5 kişiden biri “yalan söylemek günah değil” diyor.
Süt ne ise kaymağı da o!








