Hocaefendi’nin, yine yakınlarının müşahedelerine dayanan intibalarını mahfuz bilerek, dışa yansıyan iç dünyasının delilleri olan bir kısım sözlerinden yola çıkarak mizacına dair tespitlerde bulunmak istiyoruz.
Türkçede genelde mizaç, huy, tabiat, seciye ve karakter aynı manalarda kullanılıyor. Tabi ki mizaç hususiyetlerinde vehbî olanla kesbî olanın kesin çizgilerle ayrılması mümkün olmayabilir. Bu konudaki metodolojiyi “şahsa verilmiş ruh hammaddesinin cehd ve kesb ile heykelinin ikame edilmesi” esprisi içinde ele alabiliriz.
Fakat bir de “insanoğlunun yapıp ortaya koyduğu bütün hayırların Allah’tan, bütün seyyiatın nefsinden” olması hakikati var. Bu bakımdan bir insanın hayır yönündeki hususiyetlere; (iradeye ait meyelanı da göz ardı etmeden hayrın meydana gelişindeki bütün şartları insanoğlunun kendi başına iktisap edemeyeceğini de bilerek) fazlî-lutfî olarak Allah’ın ihsan ettiği kapasite ve bu kapasitenin son sınırına kadar kullanılması açsından bakabiliriz.
Ayrıca “duanın hayra meyelanı arttırdığı, istiğfarın şerrin yolunu kestiği” gerçeğinden yola çıkarak; şahısların hayatında dua ve istiğfarın ehemmiyetine de temas edilebilir.
Psikolojide de incelendiği gibi, insanda doğuştan verilen istidatlarla, sonradan bu istidat çekirdeği üzerinde nemalanan hususiyetler var. Doğuştan aklî kuvvesi baskın yaratılan şahıs inkarcı bir demagog da olabilir, muhakkik bir âlimde… Gadap kuvvesi baskın yaratılmış bir kişi zalim bir diktatör de olabilir, melek gibi âdil bir hükümdar da… Cazibe kuvvesi baskın yaratılan bir insan, kendini kitlelere sevdiren bir ilahe de olabilir, kalb ve ruhun hayat derecesinde yaşayan bir Allah dostu da…
İnsanoğluna doğuştan verilen hususiyetlerin Allah’ın isimlerinin tecellilerine göre olduğunu biliyoruz. Mesela Üstad Hazretlerinde Rahîm ve Hakîm isimleri, Mevlana gibi aşk ehlinde Vedûd isminin tecelli etmiş olduğu gibi…
Hocaefendi’nin mizaç hususiyetlerinin anlaşılmasında mahiyetinde hangi isimlerin tecelli ettiğini bilmenin önemi büyük… Belki kendisine sorulunca tecrübe ve müşahedeleri neticesinde sahip olduğu böyle bir bilgiyi söyleyebilir. Benim tamamen kendi kasır tahminime dayanan bir düşüncem; bir rüyada müşahede edilmiş olan üç zatın hususiyetlerinin bu konuda işaret teşkil edebileceği yönünde: Hasan Basri Hazretleri, İmam Azam Ebu Hanife Hazretleri ve Mevlânâ Celaleddin Rûmî Hazretleri… Bu noktanın da ehlince açığa kavuşturulması âcizane temennim…
Allah’ın, şahsın ileriki hayatında göstereceği performansa göre bir kapasite bahşetmesi de ayrı bir nokta…
Ruh Hassasiyeti
Hocaefendi’ye Allah’ın ihsan ettiği mizaç hususiyetlerinden birisi hassas bir ruh yapısına sahip olmasıdır. Bu hassasiyetin baştan verilip daha sonra amel ve kalb hayatı ile inkışafı olur mu olmaz mı araştırılmaya değer. Bununla beraber onun bu hassasiyetine, özellikle rüyalarla ilgili sözlerinde işaretler yakalanabilir:
“Birinin gölgesi üzerime düşse uyanırım,” (Ersöz, 31) ve “Uyku ve uyanıklığı beraber aynı anda yaşıyorum. Uykunun içindeki uyanıklığı yaşadığım çok oluyor” (Ersöz, 125) “Çok rüya görürüm… (…) Öyle Allah’la münasebeti çok kuvvetli bir insan değilim, fakat Allah’ın kullarına olan merhamet ve şefkati nihayetsizdir. İşte, çok sıkıldığım, bunaldığım anlarda teselli adına gördüğüm rüyalar çoktur.” (Sevindi, 160)
“Yarım saat uykumda dört saat rüya gördüm. Yazmaya kalksam iki saatte yazamam. Berrak ve güzeldi.” (Ersöz, 245) “Dünya kadar gördüğüm kötü rüya var. Bu kadar ehl-i dalaletin müzmeratını rüyamda görüyorum. Ama anlatmıyorum, rüya müjde ve muştu taşıyandır”. (Ersöz, 546)
İktibaslardan anlıyoruz ki Hocaefendi berzah aralığından dünyadaki olumlu yahut olumsuz gelişmeleri sembol halinde ya da doğrudan hissetmekte, ayrıca rüyalarında bir kısım huzurlu haller yaşamaktadır. Onun rüyasında namazıyla ilgili endişe taşıması ise kulluk bilincine ait bir veri olarak alınabilir:
“Rüyada namazım kaçacak endişemi bütün heyecanımla yaşıyorum. Göğsüme ağrı giriyor ve heyecanlarıma hiç ama hiç mani olamıyorum”. (Ersöz,35)
Izdırap
Onun rüyalarında izini gördüğümüz ruh hassasiyetini; hiss-i kable’l vuku ve ızdırap halinde normal hayat tabakasında da görüyoruz. Hem şahsî dostluk kurduğu fertlerin, hem de hamiyet hissiyle kalben alakalı olduğu âlem-i İslam’ın başına gelen olumlu olumsuz hadiseler Hocaefendi’nin his âlemine yansımaktadır. (Yakın selefinin “bana ızdırap veren yalnız İslam’ın maruz kaldığı tehlikelerdir” sözünü hatırlayalım) Aşağıya aldığımız sözlerinde onun ızdırabının izlerini bariz bir şekilde görme imkânına sahip oluyoruz:
“İçimde bir kasvet vardı; demek Nazım Gökçek’in vefatı içinmiş”. (Ersöz, 521) “Gördüğüm siyah kareler beni yatağa düşürüyor”. (Ersöz, 371) “İçteki ordubozanlıklar bir zıpkın gibi kalbime saplanıyor”. (Ersöz, 372) “İçimde çatlayacak kadar problemler var. Bazen beyin kanamasından korkuyorum. Şiddetli baş dönmelerinde tutunmadan duramıyorum.” (Ersöz, 175)
“Bazı geceler düşüncelerin hücumuyla beyin kanaması olacağım endişesiyle başımı ellerimle tutuyorum.” (Ersöz, 454)
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hizmet-i imaniye, Türkiye veyahut dünyanın herhangi bir yerindeki olumsuzluklardan dolayı ruhunda duyduğu bu ızdırapların acısının, maddi acıların çok çok üstünde olduğunu da şu sözlerinden anlıyoruz: “Ömrümde yediğim bütün iğnelerden kalbime saplanan bir acı kadar acı duymadım”. (Ersöz, 395) “Bazı problemler vardı ki bunlara aylarca ağladığımı biliyorum. Maruz kalanların göğüsleyemeyeceği şokları onlar adına ve peşi peşine ben yaşadım, hâlâ yaşıyorum. (Ersöz, 85)
Mevlana’ya bir zat sormuş; “aşk nedir?” O da demiş; “Ben ol da bil.” Acaba Hocaefendi’nin ızdırabını anlamanın yolu da biraz olsun onunla aynı yönde ızdırap duymak mıdır? Bu da ayrı bir konu…
Ahmet Ersöz, Pensilvanya Günlüğü, Ufuk Yayınları, İstanbul 2006
Nevval Sevindi, Fethullah Gülen İle Global Hoşgörü ve New York Sohbeti, Timaş Yayınları, İstanbul 2002








