Size bir soru: NATO Başkomutanı Gen. James Jones Türkiye’ye mutad ziyaretlerinden birinde, evsahibi Genelkurmay yetkililerine, “Afganistan’a beraber gittiğimiz iki Türk gazetecisi vardı, onlarla bir görüşeyim” talebini iletse ne olur acaba?
NATO tarafından Afganistan’a dâvet edilen yazarınız Genelkurmay’ın ve askerî tesislerin kapısından giremiyor. Aslanlı kapıdan geçip Genelkurmay başkanıyla mülâkat yaptığım, etkinliklerine çağrıldığım, az sayıda gazeteciye verilen brifinglerde bile unutulmadığım günler sanki tarih öncesi… Ne diyeyim: Umarım, James Jones benimle görüşmek istemez…
Gen. Jones holding başkanı bir işadamı rahatlığında; bunu karşısındakilere hissettiriyor da. Daha düşük rütbeli maiyetini de kendi gibilerden seçmiş… Hani, “Emir demiri keser” veya “Ne yazıyorsa o” türü yaklaşımlarla hiç karşılaşmadım. Gazeteci heyetinin bir üyesinin adı askerlerin listesinde yoktu, ama emin olun hiç dert etmediler… Biz henüz o görüntüye yakın durmuyoruz: Kendinden önce kararı verilmiş mâkul olmayan ‘akreditasyon’ uygulamasını bugünkü komuta kademesi kaldıramıyor, baksanıza…
Afganistan’a doğru yola çıkarken aklımda hep yazıları nasıl geçeceğim sorusu vardı. Temel pek çok ihtiyacı karşılamada sorun yaşanıyor Afganistan’da, ancak bizim için iletişim iyiydi. ‘532’ ile başlayan cep telefonları çalıştığı için yazı geçmede en az zorlandığım ülkelerin başına Afganistan’ı yazdım… Alman, İtalyan, Yunanlı, Çek gazetecilerin cep telefonları orada çalışmadı, bizden yardım talep ettiler…
Bunu doğal karşılayın; çünkü Afganistan’da en kalabalık sivil yabancı grubu Türkler teşkil ediyor. Kâbil’in her köşesinde işadamlarımıza rastlamanız mümkün. Her türlü fedakârlığı göze alan girişimcilerimiz imar çalışmalarında ülkemizi öne geçirmiş bulunuyorlar. Değişik yerlerde kurulu şantiyelerde binlerce işçimiz çalışıyor. Vatanla hasret gidermek için cep telefonu kullanmaları gerekiyor, değil mi? Onlar sayesinde, biz de, diğer meslektaşlara fark atabildik…
Hikmet Çetin’in durduk yerde gibi görünen ‘NATO sivil yöneticisi’ olarak atanması Afganistan’a gidince gözümde çok değişik bir anlam kazandı: Türkiye ve Türkler Afgan halkı için bir tür ‘güvenlik anahtarı’… Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk’ün tercihleriyle kurulmuş iyi ilişkiler Türkiye’yi Afgan halkı gözünde en mutena yere yerleştirmeye yaramış. O durum bugün de devam ediyor. Sadece ülkemizde eğitim almış Afgan subaylar ve siviller değil, Türkiye’nin nerede olduğunu bilmeyen sıradan Afgan için de Türkiye ile irtibatlı olmak önemli…
Yeniden cumhurbaşkanlığına seçilen Hamid Karzai’yi tebrik ederken Hikmet Çetin’e gösterilen itibar hemen fark edildi. Karzai diğer konuklar için bildik saygı sözcükleri kullandıktan sonra, sıra Çetin’e geldiğinde, “Biraderim” hitabını yeğledi. Hikmet Çetin, “O da bir şey mi” dedi ve ekledi: “NATO Zirvesi sırasında Manşet programına konuk olduğunda, Mehmet Ali Birand, benden ‘O herkesin Hikmet ağabeyidir’ diye söz etmiş, o gün bugündür, her karşılaşmamızda, başkalarını ‘Ne dedi, ne dedi?’ diye meraka düşürecek biçimde, bana ‘Hikmet Ağabey’ diye hitap ediyor…”
Cumhuriyet’in başlangıcında kurulan iyi ilişkiler Türkiye’nin Afganistan’daki varlığını da olağanüstü olumlu etkiliyor. Yeni yapılan büyükelçilik binasıyla ABD Kâbil’de gözle görünür hale gelecek, ama o zaman bile Türkiye Büyükelçiliği’ne tahsis edilen arazinin genişliğini yakalayacağından kuşkuluyum. Büyükelçiliğimiz hem en görkemlisi, hem de en üzerine titrenen binası Kâbil’in… Sovyetler’e karşı mücadele ve iç savaş günlerinde bile ufak bir taşına zarar verilmemiş tek büyükelçilik bizimki…
Bunun anlam derinliğini idrak edebilmek için Kâbil’e tepeden bakmak yeterli. Nadir Şah’ın türbesinin bulunduğu tepeye çıkıp kente panoramik baktığımda, bazı yerleri elden geçirilmiş olmasına rağmen etraftaki taş taş üstüne kalmamış görüntüsünün bütünüyle yok edilemediğini gördüm. Kentin en tepe noktasındaki Şah türbesi bile harabeye çevrilmiş; görmeden inanamazsınız… Buna karşılık, bizim büyükelçilik hem korunmuş, hem de başkalarını korumuş…
Uzun bir süre, kendini güvende hissetmeyen veya kentin varolan şartlarında ihtiyaç hissettiği rahat ve huzuru bulamayan yabancıları konuk etmiş bizim büyükelçilik. Bilen biri, “Bir ara, kentin en rağbet edilen yeri bizim misafirhaneydi, otel gibi çalıştı” dedi bana.
Türk şirketlerinin iş hacmi 600 milyon dolara ulaşmış; yanlış anlamadıysam şimdiye kadar açılan ihalelerin toplam hacminin dörtte üçünü teşkil ediyor bu rakam. O görkemli ABD büyükelçiliği ve karşısındaki beş yıldızlı otel inşaatını da bizim bir müteahhitlik şirketimiz üstlenmiş yürütüyor.
Sözü dinlenir biri, “Burada göğsümüzü kabartan bir üstünlüğümüz de Fethullah Gülen’in açtırdığı Türk okulları” dedi bana. Önce kuzeyde bir-iki okul, sonra Kâbil dahil başka kentlerde ikişer-üçer okul açılmış… Afgan şartlarına uyumlu, ama standartların çok üstünde bir eğitim veriyormuş bu okullar… Hikmet Çetin’in “İnanmazsın, Afgan dostlarım çocuklarını kaydettirmek için benden torpil istiyorlar” demesini önemsedim…
Resmen ‘akredite’ olmak hiç önemli değil, önemli olan kalpleri kazanmak…








