Tâlût’un askerleri

Home » Türkçe » Basından » Köşe Yazıları » Tâlût’un askerleri

Hazreti Musa’nın ruhunun ufkuna yürümesinden bir süre sonra kavmi yeniden isyanın karanlıklarına daldı. Ken’an adı verilen, bugünkü Lübnan ve Filistin civarlarında kalan bölgeyi yurt edinmişlerdi. Yanı başlarında ise Amâlika adında bir başka devlet vardı.

Amâlikalıların başında Câlût isminde zalim, gaddar, acımasız bir hükümdar bulunuyordu. Yoldan sapan, hayatına hayat kıldığı değerlere karşı gevşemeye, pörsümeye başlayan her topluluğa yaptığı gibi Allah, İsrailoğulları’na Câlût’u musallat etmişti. Yaptıkları savaşta ağır bir yenilgi aldılar. Kutsal kabul ettikleri ve “tabut” dedikleri sandıklarına da Câlût tarafından el konulmuştu.

İsrailoğulları biraz toparlanınca başlarındaki peygambere gidip “Bize bir hükümdar tayin et de Allah yolunda savaşalım!” dediler. Peygamber onlara, “Savaş size farz kılınır da savaşmazsınız diye korkuyorum…” deyince, “Neden savaşmayalım ki, yurdumuzdan ve evlatlarımızdan uzaklaştırıldık?” cevabını verdiler. Fakat savaş farz kılınınca az bir kısmı hariç çoğu savaştan yüz çevirdiler. (Bakara-246)

Peygamberleri onlara, “Allah size Tâlût’u hükümdar olarak seçti.” deyince bundan hoşlanmadılar. “Tâlût bize nasıl hükümdar olur. Yönetmeye ondan daha layık olan biziz. Hem onun malı da çok değil!” diyerek itiraz ettiler. Bunun üzerine Peygamber “Evet, Allah onu size hükümdar tayin etti. Hem onu cismen ve ilmen sizden üstün kıldı. Allah saltanatı dilediğine verir. Ayrıca onun hükümdarlığına bir alamet de Câlût’a kaptırdığınız, içinde sekine ve Musa ve Harun ailesine ait miras bulunan tabutu meleklerin yüklenip getirmesidir.” buyurdu. (Bakara/247-248)

İsrailoğulları, yitirdikleri tabutu bir anda karşılarında görünce cesaretlendiler. Tâlût’un etrafında bir ordu teşkil edip Amâlika kabilesi üzerine yürüdüler… Yürüdüler ama yol uzundu, menzili çoktu, geçidi yoktu… Tâlût bu uzun yolculuğa çıkmadan, askerlerini topladı ve onlara etkili bir konuşma yaptı. Konuşmasının bir yerinde şöyle bir uyarıda bulundu: “Gittiğimiz yol üzerinde buz gibi suları olan büyük bir nehir vardır. Biliyorum oraya kadar çok susayacaksınız. O sudan hemen içmek isteyeceksiniz. Ama o sudan içmeyi size yasaklıyorum. Kim sözümü dinlemeyip o sudan içerse o artık benden değildir, onunla yollarımız ayrılır. Bir tek avuçtan fazlasını ağzına bile sürmeyen irade kahramanları bendendir. Yoluma onlarla devam edeceğim.”

Adanmışlık böyle bir şeydi. Cihad yolunda, hizmet uğrunda koştururken oradan hiçbir şekilde menfaat elde etmeyi düşünmemekti esas olan. İrade ortaya koyup o sudan kana kana içmemekti gerçek kahramanlık. Ve yola ancak böyle yiğitlerle çıkılırdı. Bir avuç soğuk suda kendini kaybedenlerin can pazarında ne işi olabilirdi! Dünya malına meyledenlerin, servet üstüne servet yığanların, yaptıkları hizmetin ücretini dünyada bekleyenlerin dava adamlığına ne kadar itimad edilirdi! Servetin, şöhretin, şehvetin kulları, Allah’a kulluktaki derin manayı kavrayabilirler miydi? Tâlût sadece kendi yol arkadaşlarına değil, her dönemin mefkûre kahramanlarına seslenmişti. Hitabı, kendini davasına adayan herkese idi. Mademki Hak yolunun yolcusuydular, imtihanın her türlüsüne hazır olmalıydılar. Ve imtihan sadece nehirden ibaret de olmayacaktı.

Askerler, nehrin başına geldiklerinde pek azı müstesna o sudan kana kana içtiler. Suyun cazibedar güzelliği karşısında dayanamamış ve nefislerine yenik düşmüşlerdi. Tâlût’un yanında bir avuç kahraman kalmıştı. Yola onlarla devam edecekti… Nehrin öte yakasına geçip Câlût’un ordusuyla karşılaştıklarında o az sayıda askerin içine büyük bir korku düştü. “Biz bunlarla baş edemeyiz…” dediler. Şimdi de korku imtihanı başlamıştı. Hâlbuki esas başarı, korkuyu korkutmaktı. Ona kendini ifade etme fırsatı vermemekti. Tâlût, vazifesinden ve davasının doğruluğundan emindi. Hemen askerlerini karşısına aldı ve onlara “Nice az görülen, önemsenmeyen küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle koca koca orduları tarumar etmişlerdir. Allah sabredenlerle beraberdir.” dedi. Evet, sabır gerekirdi imtihanın her türlüsüne. Zayıflığa da, acizliğe de, yalnız bırakılmaya da, terk edilmişliğe de sabredilmeliydi… Sayıca az olmaya takılmadan, düşmanın ahlaksız ve kuralsız hücumlarına tahammül gösterilmeliydi… Dava adamlığı, fedakârlık ve hasbilik bunu gerektirirdi… Askerlerin morali yerine gelmişti. Hep birlikte ellerini açtılar ve Kudret-i Kâhire’ye hallerini arz ettiler, hacetlerini söylediler. Sabır ve dayanma gücü istediler Her Şeyin Sahibi’nden… Bunca yol yürüdükten sonra ayaklarının kaymasından ürperdiler… “Ey Rabb’imiz! Sağanak sağanak sabır yağdır üstümüze… Sabit tut ve kaydırma ayaklarımızı… Ve şu kâfirler güruhuna karşı nusretinle teyid et bizi…”

Tâlût’un ordusunda o sırada genç bir delikanlı olan Davûd (aleyhisselam) da bulunuyordu. Hazreti Davûd, savaş bütün şiddetiyle devam ederken bir sapan taşıyla Câlût’u alnının ortasından vurup öldürdü. Câlût ölünce ordusu panikleyip kaçmaya başladı. Dağılıp kaçtılar. Zafer Allah’ın izniyle o bir avuç kahramanın olmuştu. Gücün, zenginliğin, küstahlığın, kibrin, enaniyetin, gururun bir işe yaramadığını Allah herkese göstermişti. Gerçekte kimin güçlü, kimin zayıf olduğunu sadece O (cc) biliyordu. O’na tevekkül edeni, acz ve fakr lisanıyla kapısının tokmağına dokunanı geri çevirdiği hiç görülmüş müydü? Dünyaya meyletme arzularını bastıranların.. düşmanın büyüklüğü karşısında içlerine düşen korkuları yenenlerin.. sabırla Allah’a yönelenlerin zaferiydi bu… Bir kere daha gerçek güçlüler kazanmıştı…

Hazreti Davûd, Câlût’u öldürünce bir anda herkesin konuştuğu isim oldu. İnsanlar ona ayrı bir sevgi ve hürmet göstermeye başladılar. Allah Teâlâ, Hazreti Davûd’a “ilim ve hikmet” verdi, onu peygamber olarak seçti. Tâlût’un vefatından sonra İsrailoğulları Davûd Peygamber’i tahta geçirdiler. Hem kral hem peygamber olarak İsrailoğulları’nı kırk yıl yönetti. Devletin sınırlarını Ermenistan’a kadar genişletti. Bugün Mescid-i Aksâ dediğimiz büyük mabedin inşaatına başladı. Tamamlamak da oğlu Süleyman (aleyhisselam)’a nasip oldu.

Hazreti Davud, dört kitaptan birine (Zebûr) mazhar oldu. Hazreti Musa’nın şeriatıyla amel ettiğinden Zebûr’da şer’i hükümler yoktu. O daha ziyade Cenab-ı Hakk’a yakarışların, duaların bulunduğu bir kitaptı. Davud Peygamber sık sık dağlara gider, mizmarıyla Zebûr’dan ayetler okurdu. Sesi kuşları, bülbülleri hayran bırakacak güzellikteydi. Onun okuyuşuna ağaçlar ve kuşlar da eşlik ederdi. Bu büyük Peygamber, kırk yıl vazife yaptıktan sonra yüz yaşında iken ruhunun ufkuna yürüdü… Rabb’im şefaatine nail eylesin. (Tâlût ve Câlût kıssası Bakara Sûresi 246-252 arası ayetlerde geçmektedir…)

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/suleyman-sargin/tal-tun-askerleri_2230267.html

Share:

More Posts

Send Us A Message