Tebliğ ve irşad, varoluşumuzun gayesidir. İlk insanın aynı zamanda ilk peygamber olması da bunu gösteriyor. Sadece yaşamak değil maksat, yaşatmak da onunla eşdeğerde kabul edilmiş. O halde Cenab-ı Hakk’ın lütfettiği bütün nimetleri başkalarıyla paylaşmak gerekiyor. En büyük nimetin iman olduğunu düşündüğümüzde bütün insanların imanla serfiraz olmaları için gayret etmek de en büyük vazife olarak karşımıza çıkıyor.
Sayıları yüzbinleri bulan Peygamberlerin, milyonları aşan evliya ve asfiyanın, mürşidlerin, rehberlerin varlığı da meselenin Allah katındaki kıymeti adına önemli bir fikir veriyor. Ancak konu sadece “tebliğ”den ibaret değil. İnsanlara bir şeyi anlatmak ya da onları bir kısım hakikatlerden haberdar etmek yetmiyor. Anlatılan hakikatlerin, güzelliklerin temsili, gösterilmesi anlatmaktan daha müessir oluyor. Bu sebeple tebliğin temsil ile taçlandırılması elzem görünüyor. Aksi halde mürşidlerin, rehberlerin her gün bizlere mektup, mesaj ya da paket getiren posta görevlilerinden farkı kalmıyor.
Bugün İslam dünyasının en büyük problemi tebliğden ziyade temsil olarak görünüyor. Anlattıklarını hayata geçiremeyen, haliyle tavrıyla etrafına örnek olamayan “hocaların” çokluğu önemli bir handikap olarak karşımızda duruyor. Halk arasında “hocanın dediğini yap, yaptığını yapma” şeklinde incitici bir anlayışı oluşturan da bu temsilsiz tebliğ olsa gerek. Dinin ve ilmin izzetini korumaktan uzak, kendini siyasetin, ticaretin ve dünyalık menfaatlerin emrine vermiş hocaların anlattığı hakikatlerin muhtaç sinelerde makes bulması mümkün olmuyor. Davanın izzetini, tebliğin şerefini korumak adına hapislerde ölmeyi, vatanından ayrı kalmayı, sürgünlerde, zindanlarda ömür geçirmeyi, defalarca zehirlenmeyi göze alan âlimlere -birkaç istisna dışında- şimdilerde sadece menkıbelerde rastlanıyor. Dava düşüncesi, mefkûre şuuru ve Nebi’nin ciğerlerini yakıp kavuran kudsi ızdırap maalesef pek çoğunda görülmüyor. Bu sebeple olan, İslam’ın pak yüzünü öğrenemeyen, göremeyen masum kitlelere oluyor.
Hâlbuki bizler tebliğ adamını, aynı zamanda iç derinliğine sahip bir gönül eri olarak biliyoruz. Zira inanıyoruz ki, bir mürşidin sözleri, ancak kendi iç derinliği nisbetinde muhatapların gönlünde makes bulur. Hadisin ifadesiyle “O, Allah’a yaklaştıkça, Cenâb-ı Hak da onu kendine yakın kılar ve bir yerde onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve bütün hareketlerinin temel kaynağı olur.” Yani artık, o mürşidin her hareketi, Allah’ın teyidi altında cereyan etmeye başlar; o bildiğiyle amel ettikçe, Allah (c.c) ona bilmediklerini de öğretir ve onu hep doğruya ulaştırır. Hatta böyle bir mürşid en girift ve en içinden çıkılmaz gibi görünen meseleleri çok rahatlıkla çözebilir. Böylelikle o, her zaman görüşüne başvurulan, îmâları bile emir kabul edilen bir merkez insan olur. Devamlı böyle olunca da cemiyet içinde temayüz eder ve sırat-ı müstakimin bir temsilcisi hâline gelir.
Bu seviyedeki bir Hak dostuna Cenâb-ı Hak’tan sürekli akdes ve mukaddes feyizler akıp gelmeye başlar. O, bu feyizlerle oluşan manyetik alanda bütün cazibe ve çekiciliği ile irşâdlarını sürdürdükçe, onun çevresi binlerin, yüzbinlerin koştuğu bir İlâhî gölgelik hâlini alır. Bir tek ortaokul talebesinin peşinde koştuğu günlerle başlayan serüven, yedi iklimde her renkten her desenden milyonlarca çiçeğin hâlelendiği bir cennet bahçesine dönüşür. İşte büyük mürşidlerdeki o müthiş cazibe, onlardaki bu iç derinlikten kaynaklanır. Muhterem Hocaefendi’nin tabiriyle, “Bu hâle gelen bir mürşid, yakîn-i tâmm’ı elde etmiş ve yakînin büyüleyici gücüne sahip olmuş sayılır. Yakîni elde etmek ise îmandaki kemal noktasını yakalamak demektir.”
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadîslerinde “Yakîn bütünüyle îmandır” buyururlar. Yakîn, tevhide ermektir. Yakîne eren bir insanın ne başkasından korkusu ne de başkalarından beklentisi olur. Bediüzzaman’ın ifadeleriyle “Hakiki imanı (yakîni) elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir.” Çünkü O’nun her şeyi Allah’tandır. Allah’tan gayrısından beklentisi de yoktur, korkusu da. “Dünya-yı dûn için edânîye boyun eğmez” o. Bilir ki her hadise her şeyi elinde tutan Zât’ın izni ve iradesiyle gerçekleşmektedir. Bu yüzden kullara “eyvallahı” yoktur.
İşte, bu insan, fütursuzdur, pervasızdır; ölümü dahi gülerek karşılar. Öyle ki o daha dünyada iken âhireti yaşıyordur. Özlediği bazı yerleri de ölüm burakına binince göreceği inancındadır. Onun için de hep sevinçlidir; siması beşaşet gamzeder. Nebiler Serveri bir beyanında sanki onu resmeder: “Benim ümmetimin içinde öyle mert insanlar vardır ki, onlar halk içinde mütebessim dururlar. (Bu Allah’ın nimetlerine tercüman olmanın ifadesidir.) Gecelerini de âh u vah içinde geçirirler. (Bu da Allah’ın azabından korkmalarının ifadesidir.) Onların kalıpları, maddî yapıları dünyada, mânâ yapıları ise semadadır.” Zaten böyle zatlar huzurlarıyla müşerref olunduğu zaman tanınır. Huzurun insibağının yanı sıra ziyaretçide hâsıl ettiği ürperti hissi, doğru insanın yanında olunduğu kanaatini verir muhatabına. Gönül telinizden o duru nağmeyi duyduğunuzda size düşen, o kaynaktan doyma bilmeden içmektir. Benzerini başka yerde bulamayacağınız o paha biçilmez atmosferde nurani bir banyo yapmaktır.
Nebi vârisi, Kur’an mümessili, dava ve mefkûre insanı dendiği zaman hep o akla gelir. Olması gereken mürşid tipi işte budur. O mürşid ki, dünyaya dünya cihetiyle zerre kadar temayülü yoktur ve yine o mürşid ki, irşâd vazifesi olmasa, şu denî dünyada bir an bile kalmayı düşünmez. İşte Mesîh soluklu, Muhammedî ahlâklı kâmil mürşidler bunlardır. Bu mürşidin arkasından giden hiçbir zaman yolunu şaşırmaz. Niyazi-i Mısrî’nin dediği gibi “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır/Mürşidi, kâmil olanın gayet yolu âsân imiş!”
Bizim pak tarihimiz böyle yüce kâmetlerle doludur. Akıllı insan, yukarıda hususiyetlerine işaret edilen kâmil insanları bulur ve yoluna onların rehberliğinde devam eder. Zaten hedef, yolun sonunda duru bir gönül ve selim bir kalb ile Rabb’e kavuşmak değil midir?
Kaynak: http://www.zaman.com.tr/suleyman-sargin/her-murside-el-verme_2246518.html








