Ezansız semtleri yönetenlere sitem

Home » Türkçe » Basından » Köşe Yazıları » Ezansız semtleri yönetenlere sitem

Geçen gün Yahya Kemal’in Ezansız Semtleri’ni bir daha okudum. Onun yaşadığı hüzne benzer bir hüzün kapladı gönlümü. Yaşadığım muhitte ezan sesini duyamıyordum çünkü. Büyük bir hızla büyüyüp gelişen İstanbul’da dağ taş, yeni inşaatlarla dolu.

Aralarında mebzul miktarda muhafazakârın da bulunduğu inşaat firmaları gazete ve televizyonlara boy boy reklam veriyorlar. Yüzme havuzu, spor tesisleri, ortak yaşam alanları, yürüyüş parkurları vs.. Projesinde bir camiye yer vereni görmedim bugüne kadar. Bir fitness center kadar cazip değil demek ki cami; ya da bir yüzme havuzu kadar öne çıkmayı hak etmiyor.

Çocuklarımız ezan sesine hasret

Gazeteden eve giderken yol üstünde koca koca inşaatlar göze çarpıyor. Bahçeşehir devasa bir büyüme gösteriyor. Binalar gökleri delecek gibi heybetli ve yüksek. Ama hiçbir minare aradan başını çıkarıp kendini gösterme imkânı bulamıyor. Esenyurt da ondan farklı değil. Yol kenarında göze çarpan birkaç yeni cami var ama yeterli değil. Yeni inşaat alanları camiden, mabedden mahrum. Hele Beylikdüzü! On binlerce insanın oturduğu bir mahallede inşaatı aylardır devam eden ve tabii ki bir türlü bitmeyen bir tek cami var. Evlerin büyük çoğunluğuna ezan sesi girmiyor. Çocuklarımız ezan sesinden mahrum büyüyor. Bir namaz vakti çocuğun elinden tutup camiye gitmek imkânı kalmadı artık.

Muhafazakâr başkanların yönettiği bu belediyelere, nasıl sitem etsem, sesimi nasıl duyursam diye iç geçirirken Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Eylül 2003’te kaleme aldığı “Minarelerin Sesi” başlıklı yazı takıldı gözüme. Tam bir tevafuktu bu. Hayır, Hocaefendi kimseye sitem etmiyordu. Ezanı anlatıyordu bütün güzelliğiyle. Yazıyı okuyunca bizi ezana hasret bırakanların aslında nasıl bir vebale girdiklerini, nesilleri hangi güzelliklerden mahrum ettiklerini gördüm. Bu yüzden o yazının tamamını olmasa bile belli bölümlerini ilgili belediyelere ve muhafazakâr inşaat firmalarına ithafen paylaşayım istedim:

“Minarelerin sesi asırlardır milletimizin sesi olagelmiştir. Biz, o seslerin çağlayanlar gibi üzerimize döküldüğü bir dünyada doğup büyüdük. O altın seslerle güne başladık, onlarla gün boyu yaşadık, onlarla oturup kalktık ve hâlâ onlarla oturup kalkıyoruz. Aslında o sesler, günde beş defa bize, kim olduğumuzu ve nasıl bir konumda bulunduğumuzu hatırlatır; biz de onlarla derlenir-toparlanır ve varoluş gayemize, gerçek insanî ufka yöneliriz.

Bu semâvî çağrı bizim dünyamızda, gökten indiği andan itibaren hep kendi orijiniyle gürleyip durdu ve asla susmadı. Dar bir zaman diliminde, bir kısım alafranga düşüncelerin tesiriyle ezanda muvakkaten bir alaturkalaşma oldu ama o hemen bütün zaman ve mekânlarda kendine has örgüsü ve şivesiyle hep devam etti ve gelip bugünlere ulaştı. Bundan sonra da –inşaallah– ‘ebed müddet’ böyle sürüp gidecektir.

Her zaman gürül gürüldür minarelerin sesi bizim dünyamızda. Bu ses, her gürleyişinde pek çok mü’min gönlü âbâd, bir hayli şeytanî hânümânı da târumâr etmiştir.. evet minarelerin sesi duyulunca, arza ruhanîlerle beraber itminan ve sekine iner, bu esnada habis ruhlarsa kuyruklarını kısar ve saklanacak yer ararlar. Arz u semâda bir velvele olur minarelerin sesi duyulunca; kimileri ona koşar, kimileri de ondan kaçar. Yarasalar rahatsız olur, güvercinler ona dem tutmaya durur. Gönüller pür heyecan şahlanır, nefislerse yeisle yutkunur.

Yitirdiğimiz Cennet’e bir çağrı

Minareler bazen bulundukları yer itibarıyla yalnızdırlar, tek başlarına söze başlarlar. Ne var ki, sağa-sola doğru birkaç adım atınca, daha başka seslerin de onlara eşlik ettiği duyulur. Bazen de minareler birbirlerine yakın bulunuyor olmanın hakkını eda sadedinde, vakit ‘tık’ deyince hepsi birden gürler.. ve ayrı ayrı enstrümanlar gibi birbirinden farklı sesler çıkarırlar. Sesler birbirinden farklıdır ama yine de bir korodaki âhenk bütünlüğü içinde hep bir beraberlik arz ederler. En azından biz onu öyle duyar, öyle hisseder ve öyle anlarız.

Minarelerin sesini bazen yitirdiğimiz Cennet’e bir çağrı gibi duyar ve koşarız binlerce yıllık yitiğimizi bulmaya, o öldüren hasretten kurtulmaya doğru: Minareler ‘Allah büyüktür’ der, biz de Firdevs’e gidiyor gibi mâbede yürürüz. Onlar gürler ‘kelime-i şehadet’le, biz de ‘İşte hedef bu’ der köpürürüz gönülden. Onlar haykırır o Sonsuz Nur’u, ışık yağar öteden gözlerimize, gönüllerimize. Ardından ‘Yürüyün Hakk’ın rahmet ufkuna, meleklerin istiğfar sağanağına!’ diye inler minareler; coşarız pürheyecan bir kere daha ve günahlardan arınmaya yürürüz. Ürpeririz ‘Haydin kurtuluşa!’ sesleriyle, duyarız duyulmadık neş’e ve inşirahı, koşarız namazgâha çocuklar gibi sevinçle…

Minareler hep aynı şeyleri söyleseler de, değişik kesimlerce birbirinden çok farklı algılanır bu sesler: Çocuklar, bir ninni gibi dinler; hasta ve alîller, Hakk’a teveccüh daveti şeklinde yorumlar; yaşlılar, rahmetle tüllenen bir âleme hazırlanma tenbihi olarak algılar; gençler, iradelerini hatırlatma çağrısı gibi duyarlar bu sesleri.

Ezan bir anne sesi gibi rikkatle okşar-geçer körpe dimağları. Şefkatle kucaklar dertle kıvrananları. Yıldırımlar gibi gürler feverandaki duyguların tepelerinde ve herkese demet demet mesajlar sunar.

Bazen minarelerin sesleri, birer kıvılcım gibi gönüllerimizin üzerine saçılır ve ardından hayallerimizde sönmeyen birer meş’aleye dönüşür.. Bazen alır bizi tâ teşrî çağında gezdirir; Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) mescidine ulaştırır; Bilâl’in (radıyallahu anh) sesiyle buluşturur ve bize âdeta zaman üstü olmanın hazlarını duyurur. Bazen ilklerle ezan seslerini paylaşır gibi olur ve kendi kendimize: ‘Bu ses onların sesi, bu velvele de onların velvelesi; öyle ise bütün bunların bir arkası da olmalı…’ diye mırıldanırız. Bu duygu yoğunluğuyla mest olurken böyle bir bahtiyarlığa bir kere daha ‘eyvallah’ çekeriz.”

Share:

More Posts

Send Us A Message