Türkiye’nin Müslüman çoğunluklu bir toplum ile (kusurlu ve eksikli de olsa) laik ve demokratik rejimi buluşturmadaki başarısı herhalde yadsınamaz. Bu buluşmanın, İslamcı kökleri olan AKP’nin tek başına iktidara gelmesi, AB üyeliği sürecinde demokrasinin ve ekonominin liberalleşmesine öncülük etmesiyle daha da güçlendiği muhakkak.
Öyle ki bugün Türkiye’nin ‘bir yanda demokrasiden çok laikliğe bağlı Kemalistler ile öte yanda devleti din esasları üzerine yeniden inşa etme peşinde olan İslamcılar arasında kutuplaşmış olduğu’ iddiası hayli bayatlamış bulunuyor. Acaba neden?
ABD’nin Hampshire Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Berna Turam’ın yeni yayımlanan ‘Between Islam and the State: The Politics of Engagement/İslam ile Devlet Arasında: Uzlaşma Siyaseti’ (Stanford University Press, 2007) başlıklı kitabı, kanımca bu soruya verilen en doyurucu cevabı içeriyor. Kitap, bu niteliğiyle 21. yüzyılın başında Türkiye’nin siyasal hayatının anlaşılmasına çok değerli bir katkı.
Turam’ın temel tezini şu şekilde ifade etmek mümkün olabilir: 21. yüzyıl Türkiyesi’nin giderek daha açıklık kazanan vasfı, laiklik yanlıları ile İslami akımlar arasında ‘oyunun kuralları’ üzerinde giderek güçlenen uzlaşma. Bu uzlaşmayı mümkün kılan, 1980’lerden bu yana bir yanda İslamcı, öte yanda Kemalist saflarda yaşanan, birbirine paralel dönüşümler. Bu dönüşümler sürecinde iki taraf, giderek liberalleşen demokrasi ilkelerinin çizdiği çerçeve içinde bir arada yaşamayı öngören kısmi bir mutabakata vardılar.
Bu mutabakatın gerçekleşmesinde rol oynayan çeşitli etkenler var. Bunlardan biri, Osmanlı’dan bu yana Türkiye’de devlet ile İslam arasında olan geleneksel birliktelik. Bir diğeri 1970’lerden itibaren çok-partili düzenin İslamcı partilere de kapılarını açması. Bir başkası 1980’lerin ortalarından itibaren girilen AB üyeliği sürecinin uzlaşmayı teşvik etmesi. Ancak belki en önemlisi İslami akımların içinden yükselen diyalog ve uzlaşma çağrısı.
Bu nedenle Turam esas olarak Fethullah Gülen’in fikirleri ve adıyla anılan İslami akımı mercek altına yatırıyor; gerek dışa dönük (modernist), gerekse içe dönük (gelenekçi) yapısıyla ve yurtdışındaki varlığıyla nesnel ve eleştirel bir araştırma konusu yapıyor. Bana göre, Turam’ın kitabı bir dinsel, eğitsel ve ekonomik hareket olarak Gülen ve cemaati üzerine bugüne kadar yazılmış olan en doyurucu analiz. Gülen hareketi hakkında sorulan bütün sorulara sosyal, bilimsel açıdan verilecek cevapları bu kitapta bulmak mümkün.
Turam ile tamamen hemfikir olduğum husus, Fethullah Gülen ve temsil ettiği hareketi anlamadan 21. yüzyıl Türkiyesi’ni kavramanın imkansızlığı. Türkiye’de halk İslamı’nın önde gelen temsilcilerinden biri olan Gülen’in temel kaygısının, toplumda laikleşmeye karşı İslam inancını ayakta tutmak olduğuna kuşku yok. Bunun ancak çağın gerekleriyle bağdaşan bir İslam yorumuyla mümkün olabileceğini kavrayan Gülen, gerek telkinleri, gerekse karizmatik kişiliğiyle çok etkili olan bir din bilgini.
Gülen’in telkinlerinin temel unsurlarını şu şekilde sıralamak mümkün olabilir: Güçlü bir devletin olmadığı yerde inanç da din de var olamaz. Bunun için devlet otoritesinin korunması esastır. Dingin bir toplum için farklı kesimler arasında çatışma ve kavga değil, karşılıklı saygı, diyalog ve uzlaşma hakim olmalıdır. Demokrasi ve devletle dinin ayrılması anlamında laiklik, çağdaş bir toplumun gerekleri olduğu gibi dinî inançların özgürce yaşanması açısından da vazgeçilmezdir. Çalışmak, kazanmak, yatırım yapmak işadamının topluma karşı görevidir. Bilim ve din, birbirinin rakibi değil tamamlayıcısıdır. Eğitim yalnızca bir milleti değil insanlığı bütünleştirecek köprüdür. AB süreci, Türkiye’nin çağdaşlaşmasına destektir. Gülen’in bu telkinlerinin gerek rahmetli Turgut Özal ve ANAP, gerekse Recep T. Erdoğan ve AKP üzerinde derin bir etki yaptığına kuşku yok.
Turam’ın kitabının değerlendirilmesine bir sonraki yazıda devam edeceğim.








