Fethullah Gülen’i Doğru Okumak

Home » Türkçe » Basından » Köşe Yazıları » Fethullah Gülen’i Doğru Okumak

İnsan eğer varlıkla karşılaşmanın şokuyla ‘Ben neyim?’ sorusunu sormuşsa, kendini, var kılmak çabasından uzak tutamaz. Bu çaba öyle bir hal alır ki, ‘Ben bu çabayım.’ demeye başlar. Alın bir düşünce tarihini, bütün bir felsefeyi, bu çabanın doruklarında uğultular duyulan tepeler göreceksiniz. Bir de bu isimlerin yürüdükleri yoldan hayatlarına anlam alıntılayan milyonlarca insanı… Bir insan tekinin kendinden kalkarak kurduğu anlamın kuşattığı milyonlarca insan, size o anlam kurucusunun ismini/varlığını fısıldayacaktır. Ama hayır, hiçbir şey şaşırtmamışsa bir insanı, akıntıya bırakır gibi kendini hayata bırakmışsa o insan, var olmaz; bir sayının karşılığı olmanın dışında anlamsız kalır ve ölümüyle, hafızalardaki hatırasının silik görüntüsü de kaybolur.

Fethullah Gülen, bir anlam kurucu olarak var; uğultulu bir tepe gibi etrafında çok şey yaşanıyor. Ömrüne yaydığı kendine has yolculuğuyla var. Onu kitaplarından okuduğunuzda, yaşadığı mekânlarda kısa süreliğine de olsa kendisiyle hayatı paylaştığınızda veya yolculuğunun etrafında renklenen hareketin içinde kendilerine yer bulan insanları tanıdığınızda, derinlikli bir varlığa şahit olursunuz. Fethullah Gülen, nicel bir karşılıkla tanımlanamayan, evrensele sarkan bir zihniyetle var. Farklı kıtalardan insanların beslendiği, uzak ülkelerin tarihine rengini veren bir kaynak olarak var Fethullah Gülen. Bu ülkenin son yıllarında yaşanan aktüel tartışmaların da önemli figürlerinden biri…

İdeolojik Bakış, Anlamayı Güçleştiriyor

Evet, Fethullah Gülen var. Türkiye’nin ruhuna sesini katmış, rengini taşımış biri… Ya da şöyle: Fethullah Gülen, bu ülkenin ruhundan/renginden beslenerek dünyaya bir ‘mesaj’ taşıyor. Kendisi çok konuşuldu ve hâlâ da konuşuluyor. Günlük politikanın o çok çetrefilli evreninde yapılagelen tartışmaları kastetmiyoruz. Fethullah Gülen’in varlığından hareketle bir tanımlamaya girişenlerin okumalarıdır burada dikkat çektiğimiz şey. Sosyolojinin klasik ya da modern tanımlarından kalkarak tartışan isimleri hatırlayalım: Nilüfer Göle, Ahmet İnsel, Can Kozanoğlu, Ömer Laçiner, Hakan Yavuz, Mücahit Bilici… Medyada yazan/konuşan isimleri saymıyoruz. Önemine inandığımız bu tür tartışmalardan iyi sonuçlar çıkmış olmakla birlikte, sosyolojinin özel durumundan kaynaklanan problemin devam ettiğini de görüyoruz. Bu ülkenin sosyal bilimcileri yerel tınıları taşısalar da, sosyolojinin ‘Batılı’ dilin çerçevesini kıramıyorlar. Aydınlanma düşüncesine yaslanan ve Doğulu toplumların ruhuna karşılık gelmeyen; Batılı toplumların gerekçelerinden beslenen bir sosyolojiyle, yüzü vahye dönük bir ismi veya hareketi konuşmaya başladığınızda problem başlamış demektir. Fethullah Gülen özelinde olan da budur. Fethullah Gülen okumaları hep bir eksiklik taşımıştır; özne olan ismin dolayımında gelişen hareketin büyüsü ve aşkın bir dil ıskalanıyor. Bir de ideolojik bakış işin içine girince, ortaya, anlama çabasının ötesinde yargılama çıkıyor: “Bizden biri değil… O halde hayır!…”

Gülen’e Tutulan Ayna

Düşünceleri ve ortaya çıkmasına vesile olduğu kurum ve ‘yapı’larla yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada ‘merak’ konusu olan ve hakkında gerçekçi bilgilere, derinlikli tahlillere ihtiyaç duyulan Fethullah Gülen’in, daha sağlıklı bir tanıma kavuşmasına imkân verecek bir çalışma yayımlandı. Uzun yıllardır Fethullah Gülen’in yakın çevresinde yaşayan, hem İslâmî ilimlere hem de sosyal bilimlere vâkıf yazar M. Enes Ergene, Geleneğin Modern Çağa Tanıklığı kitabıyla, ‘içeriden’ bir bakışla; ama ‘dışarı’yı da hesaba katan bir yorumla çıkmış okuyucunun karşısına.

Ergene, Gülen Hareketi’nin analizinde, çok net bir şey söylüyor: İyi veya kötü niyetli sosyal bilim okumalarının tümü, ‘sosyal bilim’ denen disiplinin doğası gereği, hep bir eksiklik taşıyor ve taşıyacaktır. Ergene bu temel tespitten sonra, Gülen hareketini genel bir bakış çerçevesinde üç başlık altında inceliyor. Sosyal/sosyolojik açı, kültürel açı ve dini açı… Sosyal bilimlerin evreninde çok konuşulan/yazılan, ama hep ‘eksik’ ve ‘hatalı’ tanımlanan bir hareketin, yine sosyal bilimlerden kalkarak, ama bu sefer ‘içeriden’ ve sosyal bilimlerin de ‘arızaları’na dikkat çekilerek yeniden okunması durumu sözkonusu. Hiç şüphesiz bu durum biraz karmaşık bir görüntü veriyor. Bir tarafta ‘yanlış’ okumaları doğuran sosyal bilimlerin boşluklarına dikkat çekiliyor, diğer tarafta bu hareketin nasıl okunabileceği/okunması gerektiği hususu anlatılıyor. Yazar da bunun farkında olsa gerek ki, yorumlarının hepsinin ucu açık olduğunu belirtiyor. Durumun çok daha derinlikli ve çapraz bir okumayı gerektirdiğini söylüyor.

Enes Ergene’nin kitabına; sosyal bilimlerin okuma nesnesi olmayacak unsurlar taşıyan ‘cemaat’in (veya hareketin) daha sahih bir tanıma kavuşması adına yeni bir metodolojinin ve paradigmanın arayışı diyebiliriz. Kitap bir ilk olma özelliğini taşımakla birlikte, hiç şüphesiz, yeni okumalar için epey bir malzeme veriyor.

Share:

More Posts

Send Us A Message