19. Abant Platformu hafta sonunda Abant’ta yapıldı. Farklı çevrelerden entelektüellerin tartıştığı konu bu defa 12 Eylül’den günümüze demokratikleşme maceramızdı. Platformun yetkilileri söyleyecek sözü olan herkesi davet etmeye çalıştıklarını belirttiler. Elbette tüm davetliler gelememişti, çeşitli mücbir sebepler dolayısıyla salonda bulunamayanlar oldu, fakat temelde Türkiye’yi temsil eden bir çevre oradaydı.
Müzakerelerin genel atmosferine geçmeden önce Abant’ın havasından bahsetmek yerinde olur. Platformun adını aldığı Abant, gidenlerin çok iyi bildiği gibi çok hoş bir mekân. Cömert bir tabiat, büyüleyici bir iklim, baştan çıkartıcı bir yeşillik. Ormanın tatlı bir eğimle ortadaki gölde son bulduğu, nihayet “bir avuç su gibi” görülen gölün ışıltılı aksinde sonsuz bir derinlik ve dinginlik hissini sakladığı bu yer karşısında etkilenmek için illa da şair ruhlu olmaya gerek yok. Gölün çevresinde elli liraya yolcularını dolaştıran paytoncuların atları dahi tabiattan nasiplenmiş bir munislik içindeler. Elbette her mekânın tıpkı insanlar gibi farklı zamanlara tekabül eden değişik halleri var. Abant da ışığa, zamana, mevsime göre değişik yüzleriyle insanlara bakıyor.
Sizin Takip Eden Hikâyeniz
İlk sabah beşte tabiatın dürtmesiyle uyandığımda, suların üzerinde orayı bir rüyaya çeviren ikinci bir göl suretindeki bulutu gördüm. Karanlığın yırtılan örtüsü altından ağaçlar ve gölün suları uzun asırlara dayanan bir dinginlik ve sükûnet çehresiyle beliriyorlardı. Uyanan tabiatın seslerini dinlemek için şehrin gürültüsüne ayarlı kulakların farklı bir dinleme düzeyine geçmesinin lazım olduğunu düşündüm. Sonra güneş ağır ağır tüm haşmetiyle koyu bir kızıllıkla birlikte tepelerin ardından sökün etti. Ormanın, ağaçların, suların, artık daha belirginleşen seslerin güneşle buluşması tabiatın adeta İlahi bir ayinle günü karşıladığı fikrini doğurdu bende. Dinlerin kökenine ilişkin fikirler ileri sürenlerin teorilerinden birisi de kabaca, insanın tabiata bakıp onun şaşırtıcı, akıl erdirilemez ve insan kudretinin dışındaki hallerinin etkisiyle paganist bir tutumu benimsedikleri şeklindedir. Elbette ne söylense biraz “öylesine bir hikâye” olarak kalmaya mahkûm bu teorilerin dokunduğu bir gerçeklik olmalı. Abant Platformu kurucuları belli ki zorlu konuları müzakere ederken tüm iddiaları, yaklaşımları, güç ve iktidar arayışlarını masanın üzerine yatırırken buraya dâhil sözlerin ötesinde de hayatın bir yüzü olduğunu katılımcılara göstermek, sözün sınırlarının ötesindeki bir hali Abant üzerinden katılımcılarına hissettirmek için orayı seçmişlerdir. Kapalı mekânlarda tartışıp konuşanlar dışarıya çıkıp bu muhteşem manzara karşısında derin bir nefes aldıklarında muhtemelen hayatın künhüne tekabül eden anlam hakkındaki o kritik sorgulamayı da mahremlerinde yaşıyorlardır: “Hakikaten, önemli olan nedir?”
Platformun bu seneki ana konusu olan demokratikleşme mevzuuna gelince, çok açık ki bu hepimizin ortak problemi. Seksenli yıllar değişim kavramı etrafındaki tartışmalarla geçmişti, doksanlı yıllarla birlikte ana gündem maddesini demokratikleştirme oluşturdu. Üzerine bunca söz edilmesi, her vakit gündemin başköşesinde bulunması demokratikleşmenin toplumumuz için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor muhakkak. Ancak bununla birlikte bir başka hususa işaret ediyor: Demokratikleşmenin önünde bir yanıyla sosyolojik, diğer yanıyla ise yine elbette bu sosyolojiyle bağlantılı ancak daha çok iktidar ilişkileri alanında engeller mevcut. Demokratikleşmeyi sözü ve özüyle talep edenler kadar bunu istiyor gibi gözüken fakat istemeyen yahut bütünüyle karşı çıkan çevreler var. Çünkü demokratikleşme teriminin de ifade ettiği gibi verili halde iktidar kavramının bir karşılığı var, iktidar olanlar var, güç ve irade kullanma konumuna sahip bulunanlar var. Demokratikleşme ile murat edilen gerçekleştiğinde bu değişecek, iktidar elitleri yerlerini başkalarına bırakacak. Toplum adına yüksek kararlar artık halkın kabul ve rızasına dayalı şekilde teşekkül eden yeni elitlerce alınacak. Bu yüzden mesele aynı zamanda iktidar elitlerinin dönüşümüyle ilgili. İşin teorik mülahazaları, neyin meşru olduğuna dair akılcı istirdatlar ne olursa olsun, elitlerin değişimi dediğinizde bu kolay bir iş değil. Türkiye’nin yaşadığı sıkıntılar buradan kaynaklanıyor. Yerleşik ilişkiler ağı içinde kudreti uhdelerinde bulunduranlar, değişen toplumsal şartlar yeni elitleri öne çıkarttığında “huzur içinde” ellerindeki gücü bırakmıyorlar. Maddi ve manevi kültür değişimine dair çok temel tespitlerden birisi “kültürel gecikme”dir. Bununla kastedilen, önce maddi değişimlerin yaşandığı, manevi kültüre ait değerlerin belli bir gecikmeyle bunu takip ettiğidir. Sınıfınızı değiştirip zengin olduğunuzda bir anda “burjuva” olamıyorsunuz. Ait olduğunuz sosyal hikâye sizi takip ediyor. Aynı durum “demokratikleşme” bahsinde elitlerin konumuyla da ilgili. Sosyal ve ekonomik değişim şartlarının yükselttiği yeni elitler, demokratikleşmenin öne çıkarttığı iktidar seçkinleri değişimle aynı hızda iktidar olamıyorlar. Türkiye’nin sıkıntısı tam da buradaki “iktidar gecikmesi”nde.
Suların Akışı Daha Fazla Özgürlüğe Doğrudur
Hemen belirtmeliyim ki ırmakların aktığı yön kesinlikle demokrasi, halkın daha etkin fail olduğu bir siyasi düzen, temel haklar ve hürriyetler konusunda daha tekemmül etmiş bir toplum. Türkiye bu “gecikme”yi aşacak. Toplum “makine” olmadığı için “toplumsal mühendislik” ancak bir yere kadar yapılabilir. Toplumun genel değişim dinamiklerini dikkate almayan, onların akış yönünü hesaba katmayan mühendisler tüm güçlerini “baraj” kurmaya harcarlar, fakat hiçbir baraj toplumun debisi karşısında duramaz. Otuz yıl önceki Türkiye’nin şehirleri, köyleri, yolları, fabrikaları, uluslararası ilişkileri, entelektüelleri, iletişim araçlarıyla bugünkü Türkiye’ninkileri üst üste koyun. Arada gördüğünüz tüm farklar demokratikleşmenin farklarıdır.
Abant Platformu’nda bu konular enine boyuna konuşuldu. Demokratikleşme bahsi söz konusu olduğunda teşekkül etmiş klişelere, repliklere itibar edilmedi, analitik muhakemeye dayalı mukayeseli analizler ortaya konuldu. Ezberler üzerinden yürünmedi. Ne olup bittiğini anlamak ve buradan toplum adına bir hayır çıkartmak en temel saikti. Bu çabalar basında da haklı bir karşılık buldu. Ancak bazen kıyıda köşede ezbere dayalı eleştiriler de dile getirildi. Hiçbir tartışma eleştirilemez değildir. Esasen Abant Platformu’nun temel mantığı tam da bu eleştirel yaklaşımdır. Sorun, neyin nasıl tartışıldığıyla ilgilenmeksizin ucuz yargılarda bulunmadadır. Ancak Türkiye’nin geldiği toplumsal şartlar dolayısıyla şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Böyle klişeler eskiden ülkeye zarar verebilirken bugün artık sadece sahiplerine, onların inanırlıklarına zarar veriyor. Bu da onca katkı ve destek verilen demokratikleşmenin bir kazanımı olsa gerek.








