21. yüzyılın modernite sürecinde dini, kültürel ve etnik farklılıkların bir takım gelişmelerle insanlığın geleceğini tehdit eden kültürler ve medeniyetler arası çatışmaya dönüştüğü yadsınamaz bir gerçekliktir.
Yani modernleşme süreci ve elemanlarının yol açtığı çağdaş bunalım üzerinden, bu bunalıma duyarlı her kesimden insanı elektrikleyen dünya çapında bir sağduyu hareketine zayıf bir ışık tutma gayretidir aslında bu satırlar…
Globalleşme tabir-i diğerle küreselleşme; ekonomiden toplum bilimine, iletişimden siyasete, hukuk, tarih ve coğrafyadan devlet yönetimine kadar hemen her alanda köklü dönüşümlere neden olmuştur. Yeni ekonomik ilişkiler ve iletişim devrimi dünyayı kocaman bir pazar ve fakat küçük bir köy haline getirmekle birlikte küreselleşme, yalnızca ekonomik bir olay değil; siyasî, ideolojik ve kültürel boyutlara da sahip bir kavram olmuştur.
Evet, küreselleşme zenginliğinin, teknoloji, üretim ve tüketimi yaygınlaştırdığı doğrudur ancak bir gerçekte vardır ki, bu kavram her türlü insani toplumsal, çevresel ve siyasî kirliliğin de katilidir. Çünkü küresellik sözüm ona zenginlik getirirken bir yandan da yoksulluk, çevreyle ilgili kirlilik, kitle imha silahları, terör ve şiddeti de beraberinde getirdi. Bir anlamda bu olguları da küreselleştirdi. Sonuç olarak, bilgi, güç ve teknoloji küreselleşirken kültürler ve medeniyetler arası çatışma teorileri gündeme gelmeye başladı. Ve bu bağlamda dini, etnik ve kültürel farklılıklar güçlü birer çatışma kaynağı olmaya devam etmektedir.
Bugün dünya üzerinde 180 küsur devlet, 600’den fazla dil grubu ve 5 binden fazla etnik grup yaşamaktadır. İşte tüm bu sorunlar da yeryüzü toplumlarının geleceğini tehdit etmektedir. Dolayısıyla her yerde eski demokratik teamüllerden daha geniş ve kapsamlı bir ‘hoşgörü ve diyalog’ kültürünün temellerinin yeniden ve ivedi bir şekilde reforme edilmesi gerekmektedir. Elbette tüm bu sorunların üstesinden gelebilecek basit bir cevap, ya da sihirli tek bir formül yoktur. Ancak, önyargılardan kurtulmak mümkün olursa öyle ya da böyle, insanların farklı farklı tecrübeleri dikkate alınarak, pek çok yerel hareketin, evrensel birtakım sorunlarımıza çözüm önerileri getirebilecek dinamikler içerdiği görülebilecektir.
Gelinen bu noktada, çok sayıda fikir adamı evrensel konularda yapılacak yeni vurgulamaların ‘kültür ve farklılık’ temeline dayalı çatışmaları çözeceği umudunu taşımaktadır. Ancak bu çabaların çoğu yalancı cennetler sunmaktan öteye gitmemiştir. İnsana tam ve bütün bir ‘dünya görüşü’ vaat eden batılı demokrasiler, bir insanın ömrünü kapsamayacak kadar kısa bir sürede kendi fikri, felsefi ve siyasi temellerini sorgulayacak hale gelmiştir.
Öyleyse insanlık değerlerinin ayaklar altına alındığı yer bellidir. Çağdaş medeniyeti tehdit eden yıkımdan kurtarmanın yolu insanı, sevgi, hoşgörü ve diyalog temelinde yeniden yetiştirmeden ve örgütlemeden geçmektedir.
İşte M. Fethullah Gülen’in çağrısı da tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Yurt içinde ve yurt dışında yüzlerce eğitim müessesesiyle bu projeyi sosyal hayatın içinde bizzat tatbik de etmektedir. Bu zeminde hem diyalog ve hoşgörünün sosyal temelleri atılmakta, hem de çağdaş medeniyetin en köklü problemi olan ‘model insan’ yoksunluğuna cevap verilmeye çalışılmaktadır.
İnsanlığın geleceğini kaygılandıran bu tür gelişmelere karşı siyasi ve toplumsal bir tavır ve duyarlık geliştirilmek ancak küresel ölçekte bir dalga ve sinerjiyi gerektirmektedir. İşte M. Fethullah Gülen hareketi bu anlamda, Batı ile İslamın yeni bir yüzleşmesinin sosyal, sivil ve kültürel dinamik ve imkanlarını küresel ölçekte araştıran nerendeyse tek hareket ve girişimdir.
Gülen hareketi uzun asırlar İslami geleneğin toplumsal ve kültürel bileşenlerini çağdaş modern değerlerle yüzleştiren ve onları müspet ilişkiye sokan ender bir harekettir. Farklı kültür ve uygarlık coğrafyalarında hem eğitim alanında hem de dini ve sosyal alanda geniş bir diyalog süreci başlatmıştır. Gülen şüphesiz İslam dünyasındaki siyasal hareketlerden bariz biçimde ayrışan dini, sosyal ve sivil bir organizasyona vücut vermiştir. O hiçbir zaman siyasal bir eylemi ve partileşme girişimini benimsememiş, ne bireysel ne de cemaat olarak doğrudan siyasal bir aktivite içinde olmamıştır.
Esasında Gülen’in modeli, 21. asra da damgasını vuran insan, birey, hoşgörü ve uzlaşma gibi Türk kültürünün İslam ile buluşmasında gerçekleştirdiği sentezin bir özüdür. Müslüman Türk sufilerinin ürettiği bu doku Yesevi’den Mevlana’ya, ondan Yunus ve Hacı Bektaş Veli’ye uzanan çizgide daha başından bu milletin mayasına aşılanmış uzun bir geçmişe ve derinliğe sahiptir. Gülen bu temelden hareket ederek Türk-İslam sufizminin o geniş hoşgörülü ve yumuşak dokulu yorum ve anlayışını çağdaş şartlarda yeniden üretmiştir. Ancak onun ürettiği yorum daha geniş, aktif ve daha sosyal içerikli bir vizyonu işaretler.
Gülen Hareketindeki model insan, Allah’ın yarattığı ve yeryüzüne varis kıldığı saf, ilahi aşk, insan ve varlık sevgisi adına şahsi tüm istek ve arzulardan vazgeçebilecek diğergam bir insandır. Ve siz bu insanı, her türlü ilişkinin, toplumun, önderliğin ve liderliğin temeline yerleştirebilirsiniz. Her türlü toplum modelini ondan oluşturabilirsiniz. Bu insanın ruhî, fikrî ve sosyal tabiatı, her yerde müspet hareket etmektir. Gülen’in sesine ve düşüncelerine gönül vermiş insanlar her yerde böyle hareket etmektedirler. Dünyanın farklı coğrafyalarında, ideolojik, siyasi, dini ve farklı sosyo-kültürel ortamlarda, hemen herkes tarafından hüsn-ü kabul görmekte ve insani, toplumsal ve etik herkesin rahatlıkla paylaşabildiği ortak değerlere vurgu yapmaktadırlar.
Evet, modern uygarlık, bir taraftan fedakâr ve topluma adanmış ruhlara, diğer taraftan da dünyanın farklı kültür ve medeniyetine mensup milletlerin ürettiği bu çoğulcu değerler arasında ciddi bir diyalog ve uzlaşı hareketine, şiddetle ve ivedi olarak muhtaçtır. M. Fethullah Gülen Hoca Efendi ve hareketinin insan ve eğitim temelinde geliştirdiği hummalı faaliyet böyle bir zeminde oldukça ehemmiyet arz etmektedir.
Gülen hareketinin en temel dinamiklerinden birisi, insanın her alanda müspet ve olumlu tavır geliştirebilmeyi ilke edinmesidir. Kavga, çatışma, bedbinlik ve toplumu gerginliğe sevkedebilecek her tutum ve davranıştan kaçınmayı esas almasıdır.
M. Fethullah Gülen’in fikrî ve aktif mücadelesi ve yaşamı boyunca, gerek yazı ve makalelerinde, gerekse de söyleşî ve sohbetlerinde üzerinde ısrarla durduğu, sürekli sunum yaptığı, birçok faaliyeti üzerine binâ ettiği belli kavram ve dinamikler bulunmaktadır. Pek çok yerde o, bu kavramlarla konuşmakta, mesajını ve toplumsal öğretisini onlar üzerinden dile getirmektedir. Bunlar çok özet olarak şunlardır; vicdan genişliği, yaşatma ideali, Hakk’a ve halka adanmışlık ruhu, fedakârlık, sadakat ve vefa, maddi-manevi himmet ve hayırhahlık, Allah’la irtibat, gönül insanı olma, müspet hareketi esas alma…
70’li yıllar boyunca gezginci vaiz kimliği, hitabeti, yazı, makale ve sohbetleri hem de teşvik ettiği eğitim kurumları ve 30 küsur yıllık hizmet hayatıyla ortaya koymaya çalışmıştır. Oysaki o dönemde yanında bulunan en yakın arkadaşları bile Fethullah Gülen’in hayallerine inanmada sıkıntı çekmişlerdir. Ancak zaman, ülkemizde ve dünyada gelinen nokta hoca efendiyi haklı çıkarmıştır. 6. Uluslararası Türkçe Olimpiyatlarına Burkina Faso’dan Zambiyaya 110 ülkenin katılması ve bizim bayrağımız altında bizim milli marşımızı söylemeleri buna en güzel kanıttır.








