Küheylanlarını bekleyen topraklar!

Home » Türkçe » Basından » Köşe Yazıları » Küheylanlarını bekleyen topraklar!

Korktuğum başıma geldi! Ustalık döneminde bütün gücümüzü barışçıl diplomasiye ve iktisadi hamleye vererek yeni bir sıçrama yapacak iken, ekonomiden koptuk, cepten yemeye, popülizme yöneldik.

Nitekim üst üste dört yazı yazdık. Başka zaman olsa yüzlerce görüş ve değerlendirme gelirdi. Şimdi ekonomi Türkiye gündeminin çok arkalarına itilmiş durumda. Bir ülke bu kadar kısa zaman içinde nasıl alakasız uçlara savrulur, yaşayarak görüyoruz. O halde ben de son bir yazı ile Balkanlar değerlendirmesine devam ediyorum. Yunanistan ve Doğu Makedonya’dan girdiğimiz Balkanlar seyahati, Osmanlı’ya çok büyük hizmetleri geçen adamların yetiştiği Köprülü kazasında devam etti. Tatlı bir rampadan aşağı döne döne bu çepeçevre dağların arasında kalan nazlı kasabaya iniyoruz. Bir zamanlar 10 bin hane Müslüman’ın yaşadığı, 12 güzel caminin süslediği bu şehirde artık birkaç hane Müslüman ve tek bir canım cami kalmış durumda. Yıkık harabeler içinde kendiliğinden biten bir gül gibi dikilen bu mazlum camiyi arkada bırakarak, moral bulacağımız bir cuma gününü ihya edeceğimiz Üsküp’e revan olduk.

Balkanlar seyahati, Osmanlı’ya çok büyük hizmetleri geçen adamların yetiştiği Köprülü kazasında devam etti. Tatlı bir rampadan aşağı döne döne bu çepeçevre dağların arasında kalan nazlı kasabaya iniyoruz. Bir zamanlar 10 bin hane Müslüman’ın yaşadığı, 12 güzel caminin süslediği bu şehirde artık birkaç hane Müslüman ve tek bir canım cami kalmış durumda.

Üsküp’ün Müslümanların yoğun yaşadığı ‘eski’ kısmı tam bir İslam şehri. Hatta ha Bursa, ha Üsküp. Bir çırpıda onlarca cami minaresi saydım. Burada cuma vakti onlarca ezan bir anda ufukları kaplayınca insan çok mutlu oluyor. Türk çarşısı ile, bahçeleri, cumbalı evleri ile, dar Arnavut kaldırımları ile her şey bizden. Ancak şehrin yoğun bir Hıristiyanlaştırılması çabası var. Surların öte yanı suni bir taklitçilikle adeta bir heykeller müzesine döndürülmüş durumda. Oradan bakınca TİKA’nın yeniden ihya ettiği Mustafa Paşa Camii’nin görkemli minaresi görünmesin diye surların tam da içinde kısmına gecenin köründe bir ‘gecekondu kilise’ yapılmak istenmiş. Çok yüksek, tabii ki Gotik tarzı ve çok çirkin! Bütün Müslümanlar haklı olarak galeyana gelince durdurmak zorunda kalmışlar. Ama hayalet bütün çirkefliği ile orada! Devleti yönetenler bunları el altından örgütlüyor, incirde fenersiz yakalanınca da ‘Allah Allah, bakın hele, neler de yapmışlar’ yapıyorlar diye işi arsızlığa, pişkinliğe vuruyorlar. Hıristiyanlaştırılmaya çalışılan o meydanda hizmet ehli insanların kurduğu Yahya Kemal Kolejleri’nin idare merkezini görünce sevindim. Önden giden atlılar burada da yola revan olmuşlar. Gazetemiz Zaman burada da Türkçe ve Arnavutça olarak yayımlanıyor. O gece TRT’nin o büyük meydanda tertip ettiği canlı yayınlanan muhteşem konser bir sonraki gün tüm Makedonların ağzında idi. Tabii ki herkes burada yüzünü Türkiye’ye dönmüş. Hava gergin ve anlayabilen için tansiyon bir hayli yüksek. Bin bir etnik yapıya bölünmüş bu topraklarda dikkatsizce bir kibrit bile çakmamak lazım. Hele hele Türkiye ayağından asla bir ‘yamuk’ olmaması lazım. Bu bağlamda buralarda Türkiye eksenli olarak ‘bin bir cemaate’ de parçalanmamak da şart. Üsküp’te tabii ki TİKA’yı, Büyükelçiliğimizi ziyaret ediyoruz. Herkesi heyecanlı ve azimli bulduk. Ancak geceyi geçirmek üzere de bir başka gönlümün şehri Kosova’nın Prizren şehrine geçtik. Her gittiği şehirde sabahın köründe kalkıp onlarca kilometre maraton koşan işadamı dostum Erol Çatalbaş ile ona ayak uydurmakta maharetli olan Intercity’nin patronu Vural Ak, kalenin burçlarından 30 küsur cami minaresi saydıklarını söylediler. Hamamları ile, tekkeleri ile yine bizden, sokaktaki herkesin Türkçe konuştuğu, Türklerin yaşadığı bir şehir. Prizren’den ‘turist gibi’ geçmemek lazım. Gidip cemaate karışmak, evlere misafir olmak, dergâhlarda zikir halkalarına dâhil olmak lazım. Göğsünü ecdadın fetih esintilerine verip, ortak rüyalara dalmak lazım. Prizren’den sonra Şar Dağları’na vurduk. Ver elini Kalkandelen! Şar dağlarını aşmak kolay değil. 2.500 km’lik bir yolu bu çağda iyi bir minibüsle kat ederken bile çok yorgun düştük. Aşılması zor gözüken Şar Dağları silsilesini geçip Kalkandelen’e doğru süzülürken mübarek ceddimizin, kabına sığmayan mefkûresiyle at sırtlarında asırlara yayılan beş yüz senelik Balkanlar serüveni önünde bir kez daha minnet duygusuyla iki büklüm oldum.

Share:

More Posts

Send Us A Message