Fethullah Hocaefendi’yi ve onun şahsında milletimizin ortaya koyduğu dünya çapındaki hizmetleri zan altında bırakmak için yoğun çaba gösterenlerin, zanlarını mahkeme kararıyla tescil ettirme maratonu, yanlarına yorgunluktan başka bir şey bırakmadı.
2000 yılında başlayan ve 24 Haziran 2008 tarihine kadar devam eden mahkeme süreci
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun beraat kararıyla sona erdi.
Böylece, Fethullah Hocaefendi’yi ve onun şahsında milletimizin ortaya koyduğu
dünya çapındaki hizmetleri zan altında bırakmak için yoğun çaba gösterenlerin, zanlarını
mahkeme kararıyla tescil ettirme maratonu, yanlarına yorgunluktan başka bir şey bırakmadı.
Velev ki beraatla sonuçlanmasaydı, Hocaefendi hakkında suç oluşturarak mahkûm
ettirme çabası gösterenler başarılı olsaydı, ya da Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin
oy birliğiyle verdiği beraatı bozdurabilselerdi ne olacaktı? Milyonlarca insanın
vicdanında karşılık bulan ve onların el emeğini, alın terini döktüğü işler kötü mü olacaktı?
Hayır.
Delil oluşturarak hâkimleri yanıltmayı başarsalardı, bulutun güneş ışıklarını
geçici olarak engellemesinden farklı bir sonuç doğmayacaktı. Bir süre sonra “oluşturulan
delilimsiler” dağılacak, gerçeğin nurefşan çehresi parıltısını her tarafa ulaştıracaktı.
Hâkimler, konjonktürün ve bir kısım odakların tüm baskılarına rağmen mahkûmiyet
kararına temayül etmedi. 2003 yılında verilen erteleme kararı, işi bilenler tarafından
“verilemeyen beraat” olarak anlaşıldı.
Mahkeme süreci iki aşamadan oluşuyor.
Birincisi, 28 Şubat kararları yedeğinde, 18 Haziran 1999 akşamı Ali Kırca’nın
programında senaryosu yazılarak sahnelenen oyunun 2000 yılının Ağustos ayında Nuh
Mete Yüksel’in hazırladığı iddianame ile mahkemeye taşınması ve mahkemenin 2003
yılında erteleme kararıyla neticelenmesidir.
Bu süreçte rol alan isimler arasında özellikle ekranlarda boy gösterenler olarak
ÇEV Başkanı Gülseven Yaşer, ÇYDD Başkanı Türkan Saylan ve E. Org. Kemal Yavuz gibi
kişiler vardı. Sürecin başarısı Ali Kırca’nın tecrübesine emanet edilmişti. Kırca
kendinden son derece emin ve mağrur edalarla, “Bu gün bir milattır. Artık hiçbir
şey eskisi gibi olmayacak!” türünden iddialı cümlelerle açtı programını… Sunuculukla
da yetinmeyip, “diyalog ve hoşgörü” adımlarını geri aldırıp, kurulan köprüleri yıkma
görevini de üstlenerek ertesi gün ana haber bültenine çıkardığı Prof. Dr. Toktamış
Ateş ve Rıza Zelyut’tan canlı yayında Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan aldıkları
ödülü iade etmelerini istedi.
O ödüllerin verildiği gece çekilen bir hatıra fotoğrafı vardı. Toktamış Hoca
ile Gülen Hocaefendi ele ele tutuşmuş, sağcısı-solcusu, Alevisi-Sünnisi, Türkü-Kürdü
ile toplumun renkleri bir araya gelip, tam bir kardeşlik tablosu oluşturmuştu.
Bu tablo çok rahatsız edici olmuş ki, ödülleri iade ettirerek o muhteşem birlik
ve beraberlik mayasını bozup, parçalamak istiyorlardı.
Ve Ali Kırca, bu tahribatın gönüllü aktörü olarak çalışmaktan haz duyuyordu.
Mahkeme sürecinde öne çıkan başka gönüllüler de vardı. TSK’dan ayrılmış kişiler,
68’liler Vakfı Başkanı Haşmet Atahan ve olmayan Sivil Toplum Kuruluşları Birliğinin
Başkanı sıfatıyla İstanbul Üniversitesi eski Rektörü Prof. Bülent Berkarda ve benzerleri
gibi…
Mahkemenin ikinci aşaması, Hocaefendi’nin avukatlarının erteleme kararına razı
olmayıp, beraat talebinde bulunmasıyla başladı. Bu talep yerinde bulundu ve mahkeme
beraat ile neticelendi. Aynı ekip, temyizde ısrar etti bu sefer. Temyize giden dava
Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nde onaylandı. Daire onay kararını oy birliğiyle almıştı.
Bu sefer Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itiraz ederek dosyanın Ceza Genel Kurulu’na
gitmesini sağladı.
Yargıtay Başsavcısı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın aleyhinde, yurtdışındaki Türk okulları
hakkında elçiliklerimize geçtiği yazıdan dolayı yargılanması talebinde bulunmuştu.
Ama Başsavcılığın itirazı usulsüz bulundu ve böylece “beraat talebi” en üst mahkeme
tarafından onaylanarak “kaziye-i muhkeme” yani kesin hüküm hâline geldi.
Böylece Cumhurbaşkanı Sayın Gül’ün yargılanması için gösterilen gerekçe de ortadan kalkmış oldu.
Mahkeme bitti ama mahkûm ettirmek için elinden ne gelirse yapanlar kararı hazmedebilecek
mi? Hukuka saygıyı dilinden düşürmeyenler en üst mahkemenin kararından sonra yaptıklarından
hicap duyarak rahat durmayı tercih edecekler mi?
Zannetmiyorum.
İşe bu yüzden mahkeme süreciyle eş zamanlı olarak neler yaptıklarına bir göz
atma ihtiyacı hissediyorum ki, neler yapabileceklerini kestirme imkânı olsun.
Gülseven Yaşer, yani ÇEV Vakfı Başkanı, öğrencilere burs sağlayarak mahkûm ettirmek
için uğraştığı Hocaefendi’nin tarzını uygulamaya çalıştı. Aynı tarzı ÇYDD Başkanı
Türkan Saylan da benimsedi. Hazırladıkları “Kardelenler” projesiyle doğudan getirdikleri
kız çocuklarına eğitim imkânı sağlıyorlardı. Bir zamanlar “ağabeyler-ablalar” diyerek
örgütlenmenin varlığını ispatlamaya çalışanlar kardelenlerin başına “yönder” adı
verilen ağabey ve ablalar koydular.
Hatta…
Diyarbakır’dan getirilen bir kardelen kızımız, iki hafta evvel bir gazetenin
ekinde şöyle diyordu: “Ablam yanımda olduktan sonra her şeyi yaparım!…”
Acaba ablası kardelenden neler yapmasını ister? Ya da ablalar kardelenlerden
neler istiyorlar acaba? Bu sorular zamanla cevaplarını mutlaka bulur. Ama eğer bu
sözü Gülen Hocaefendi’nin tavsiyesiyle açılmış okullarda okuyan bir öğrenci söylemiş
olsaydı ne olurdu?
İşin ucu şeriat devleti kurmaya kadar götürülmez miydi?
Her neyse. Biz yolumuza devam edelim. Bu iki bayan öğrenci işlerine giriştiklerinde
Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur’du. Ve bu iki bayan Eruygur’un öğrenci okutma
projesinin bir ucunda bulunuyorlardı.
Öyle ki, öğrencileri alıp TV 8’de halktan para toplama programı bile yaptılar.
Hani Gülen Hocaefendi ile ilişkilendirilen okulların para kaynağı olarak “himmetler”
vs adı altında “değirmenin suyu nereden” derlerdi ya, işte o işi televizyon stüdyosundan
ve bütün insanların huzurunda rahatlıkla yaptılar.
Sonra…
Şener Eruygur’un o yıllarda Ayışığı adı altında darbe planı yaptığı bütün detaylarıyla
Nokta dergisinde yayımlandı.
Acaba “Ablam yanımda olduktan sonra her şeyi yaparım” diyen kardelenden ablaları ne istiyordur?
Bütün bunlar en üst yargı organı tarafından beraatı onaylanan Hocaefendi’ye yakın
kişiler tarafından yapılsa ve söylenseydi ne derlerdi? Bilmeyen var mı?
Biz son sözü Hocaefendi’ye bırakalım:
Ben kendi ülkemin çocuğuyum; dıştan ithal edilmiş ve milletin başına musallat
olmuş tufeylilerden değilim. O ülkenin çocuğuyum ben. Onun bir avuç toprağını dünyalara
değiştirmem. Fakat bir şey var: Benim inandığım bir dava var, bir hizmet var, Din-i
Mübin-i İslam’a hizmet var ve ülkemde huzursuzluğun çıkmaması, hele dine karşı bir
tavır alınmaması.. bunlar benim gaye-i hayalim, düşüncem, mefkûrem.
İşte Hocaefendi de bu… Ve fark da burada…








