Bir yiğit daha gurbette toprağa düştü

Home » Türkçe » Basından » Köşe Yazıları » Bir yiğit daha gurbette toprağa düştü

Hicri takvime göre yeni bir yılın başlangıcı. Muharrem ayı. Muharrem; hem ‘aşure’ gibi bir renklilikle bizi buluşturuyor, hem de Hakk’ın, Peygamberleri ve sevdiği kullarına ikramlarını hatırlatır. Bu nedenle, mübarek bir eyyamdan geçiyoruz. İşte böyle kutlu bir iklimde, bir vatan evladı daha gurbet elde toprağa düştü. Avustralya’da ve hicret diyarında. Toprağa düşen can, Sezer Morkoç. Vasiyeti, hizmet için koştuğu diyara defnedilmekti. Öyle de oldu. Sevenleri onu gözyaşlarıyla uğurladı öte âleme.

Ölüm, kimini baba ocağında, kimini maden ocağında kimini de diyar-ı gurbette bulur. Bazen, ansızın, beklenmedik bir şekilde gerçekleşir bu buluşma. Hazırlıklar tam ise, bu buluşma düğün gecesine döner. Yoksa akıbet endişe verici tabii ki. Doktorlar, Sezer kardeşimizin hastalığı için amansız demiş, 3 aylık bir tahmini süreden bahsetmişlerdi. O, 13 ay sonra gözlerini kapadı şu fani âleme.

Ölümle ilgili yazı yazmak, hele hele ölen bir de can dostu, dava arkadaşı ve gönül yareniyse, klavyenin tuşları diken gibi olur. Dokundukça parmakları kanatır, gönlü yaralar. Daha düne kadar birlikte soluklandığınız dostunuz, ebetlere uçmuştur. Muhakkak ki, ölüm bir son değil, başlangıç. Yokluk değil, yeniden can buluş… Ebede müteveccih olanın, istikametine yönelmesi… Bütün bunları bilirsiniz, lakin bu hal, gurbet içinde ayrı bir gurbet olur sizin için. Garip bir diyar, doğup büyüdüğünüz yerlerden kopuşunuz, bir sevda için uzaklarda toprağa düşüş… Sahi, hakkını helal edenler etti. Ya aylardır bu yiğitleri “haşhaşilik”le suçlayarak, günah alanlar, bin bir türlü eziyeti reva görenler, Sezer kardeşimizle helalleşme imkânı, bulabilecekler mi? Bu soruyu paslı vicdanlara emanet edelim.

Gurbet ve Anadolu’dan uzak kalmak. İçli türkü gibidir adanmışların hayatı:

Bir yiğit gurbete gitse,
Gör başına neler gelir.

Anadolu’dan hicret diyarına uzanan her bir küheylanın ayrı ayrı hayat hikâyesi var elbet. İnsanların hikâyeleri, parmak izlerine benzer. Hepsi aynı gibi durur; ama aslında hiçbiri diğerine benzemez. Onların ruhuna nüfuz edip hayatlarını mercek altına aldığımızda şaşırtıcı hâller çıkar karşımıza. Hizmet ehlilerin her birinin anlatacak o kadar güzel hikâyeleri var ki…  Aslında bu, büyük yolculuğun, hicretin daha doğrusu gidip de dönmeyenlerin hikâyesi… Belki de gidip de dönemeyenlerin bizlere yaşattığı ve öğrettiğine hikâye demek, büyük haksızlık olur.

Sezer Morkoç, çok daha rahat imkânlarla hayat sürebilir, anasının dizinin dibinden ayrılmayabilirdi. Kendi toprağına düşer, mezar taşı Anadolu’nun bağrı olurdu. Ama o, hastalığıyla hemhalken Anadolu’ya çöreklenenler onu ve onun gibilerini nasıl bitiririz hesabı yapıyorlardı. “Siz kimsiniz! Siz kimsiniz!” diye nara atıyorlardı. El-Halil mezarlığındaki definde son bir kez daha can evladına bakan şehit kardeşimizin yürekli anasının yere yığılışını, müşahede etmeliydi, anasının dizinin dibinden ayrıl(a)mayan yüreksizler… Sezer’in günahına giren kabadayılar, Sezer’le nasıl hesaplaşırsınız? İsterseniz şimdi onu düşünün. Kurullar toplayın, hatta bu kurullar en uzun kurullar olsun. Girin, girin! Dünya tarihinde emsali nadir görülmüş kahramanların günahına.

Gurbet ellerde teslim-i ruh eden, ‘önden giden’ atlıların ilki Manisalı Yasin Çalkım’ı, bundan 21 yıl önce Kazakistan’da kara toprağın bağrına emanet eden, bir avuç insanın arsında bendeniz de vardım. Bozkır ülkesinin en çorak şehri Atrav’da, Ural Nehri’nin azgın sularına kapılarak, ölümle pençeleşen Nursultan isimli öğrencisinin ‘kurtarın’ feryadına duyarsız kalmayan Yasin. Azgın sulardan öğrencisini alan ve suya son kez giren Yasin. Tıpkı Sezer kardeşimiz gibi gurbette, Orta Asya’nın bozkırlarında ruhu kanatlanmıştı. Kazakistan’ın ilk şehidi olarak gözyaşı ve derin bir hüzünle uğurlamıştık. Can kuşunu gözünü kırpmadan veren adanmıştı o. Adanmışlık işte budur demişti.

En uzun kurullara imza atanlar anlarlar mı bu yiğitleri? Önden gidip, Kazakistan’da yatan, Manisalı Yasin Çalkım’ı; üniversite öğrencisi Abdullah Güven’i, Moğolistan’da yatan Kahramanmaraş’ın yiğidi Âdem Tatlı’yı; Tuna Nehri’nin bağrındaki Gaziantepli Öğretmen Ali Aytekin’i; Tanzanya’da okul bahçesine yiğitçe uzanan Erzurumlu esnaf Erkan Çağıl’ı; Türkmenistan’da yatan Ubeyd Türkyılmaz’ı; Güney Afrika’da elim bir kazayla uçup giden Moğolistanlı öğretmen Galimbek Şerifhan’ı; anlamadıkları gibi, ülkemizden 20 bin kilometre uzaklıkta Avustralya’nın Adelaide şehrinde canını  veren Ardahanlı Sezer Morkoç’u da anlamazlar bunlar.

Coğrafyaları ve kıtaları fedakârlıklarıyla süsleyen bu yiğitler, canlarını emanet ettiler gittikleri topraklara. ‘Bilenler bilsin bizi, varsın anlamak istemeyenler de, öylece kalakalsınlar.’ diyorlardır. Görev yaptığı Adelaide’de bir civanmert olarak kalplerde yaşıyor, Sezer Morkoç. Son ziyaretimde, kırk yıl hatırlı çayını, gülen civanmert yüzüyle tatmıştım. Mekânın cennet olsun Sezer kardeşim.

Share:

More Posts

Send Us A Message