İslamî hareketler gerçekten sekülerleşiyor mu?

Home » Türkçe » Basından » Köşe Yazıları » İslamî hareketler gerçekten sekülerleşiyor mu?

Zaman Gazetesi’nde Ali Bulaç’ın yazılarıyla başlayan İslamcılık tartışmaları birçok faydalı tartışma başlığını da beraberinde doğurdu. Bunlardan birisi de İslamcılığın sekülerleşme sürecinde olup olmadığı sorusu.

Ali Bulaç, İslami hareketlerin yaşadığı dönüşümü sekülerleşme ve protestanlaşma eğilimi olarak yorumlayarak bu sürecin önüne geçilmesini savunuyor. Mümtaz’er Türköne daha nötr bir dille İslamcılığın miadını doldurduğu görüşüne vurgu yapıyor. Etyen Mahçupyan ise sekülerleşmenin doğal bir sonucu olarak dinin bireyselleştiğini ve özel alana çekildiğini savunuyor. Aslında, İslami hareketler bir yandan sekülerleşirken, diğer yandan seküler kamusal alana İslam’ı taşıyor. Bu nedenle, soruyu “evet” ya da “hayır” olarak cevaplandırmak mümkün değil.

Tartışma, geniş tanımıyla İslami bir motivasyonla yeni bir medeniyet inşası ideali taşıyan hareketleri kapsayan İslamcılık kavramının sadece bir cüzü olan siyasal İslamcılık üzerinden yürütüldüğünde anlaşılır olmuyor. Oysaki, Türk İslami geleneği cumhuriyet döneminde Risale-i Nur hareketi gibi siyasete talip olmak yerine toplumu tabandan değiştirmeyi amaçlayan gelenekler de doğurdu.

Bugün bu geleneği çağımızda en etkin sürdüren hareketlerden biri olan Hizmet hareketi, 20. yüzyılın ideolojik aygıtı olan ulus-devlete talip olmak yerine ulus ötesi bir vizyonla eğitim, medya, iş dünyası ve sivil toplum gibi 21. yüzyılın gerçek dönüştürücü güçlerine yatırım yaparak kamusal alana dini taşıyor.

Hizmet hareketinin temel vasfı, bireye özel alanda dindar ve takva sahibi bir hayat yaşamayı öğütlerken, sekülerleşmiş kamusal alana ve modern hayata aktif katılımını da teşvik etmesi. Ancak, bu yaklaşımı dindarlığın bireyselleşmesi olarak tarif edilebilecek sekülerleşme eğilimi olarak yorumlamak yetersiz kalır.

Zira, hizmet kavramı aynı zamanda kamusal alandaki dünyevi başarıya kutsiyet atfediyor. Modern hayata aktif katılımı ‘dava’ adına teşvik ediyor. Bediüzzaman Said Nursi’nin Mesnevi-i Nuriye eserinde açıkladığı “Niyet, adeti ibadete tebdil eder” düsturundan beslenen anlayışa göre, hizmet adına yapılan her türlü dünyevi faaliyet ibadet hükmü kazanıyor. Dindar bir işadamının ticari faaliyeti ya da bir öğrencinin eğitim hayatında başarılı olmak için gösterdiği gayret kutsal bir anlam kazanıyor. Bu anlayış, Max Weber’in tabiriyle “kutsalın sıradanlaşması” sürecini hızlandırıyor. Ancak, Weber’in de savunduğu gibi dinin bu şekilde günlük hayata nüfuz etmesi onu zayıflatmak yerine güçlendiriyor. Bu sayede, hizmet kavramı modernite kontekstinde dinini yaşamak isteyen bireye tutarlı bir anlam çerçevesi sağlarken, İslam’ın işaret ettiği ahlaki zemini de kamusal alana taşınıyor.

Elbette, İslami hareketler kamusal alanda hakimiyet sağlamak için çoğulculuk, demokrasi ve serbest ekonomiyi benimserken kaçınılmaz olarak dünyevileşiyor. Ancak, aynı zamanda İslamcılık dünyevi olana kutsiyet atfederek seküler kamusal alanı da dönüştürüyor. Etyen Mahçupyan’ın da faydalandığı sekülerleşme ve İslamcılığı birbirini öteleyen iki zıt kutup olarak konumlandıran ve aslında sekülerist dünya görüşünden tevellüt eden teoriler bu fenomeni anlamlandırmaya yetmiyor. Günümüzde dini ve seküler alanların sınırları çok daha akışkan. 20. yüzyılın ikinci yarısında küresel bir fenomen olarak dinin geri dönüşüyle birlikte bu iki alan arasındaki ilişki çok daha karmaşık bir hüviyet kazandı. Amerikalı teolog Martin E. Marty’nin “Dini seküler dünyamız” (Our Religio-Secular World) makalesinde savunduğu gibi, çağımızda dini ve dünyevi iç içe geçerek yeni melez alanlar ve sentezler oluşturuyor.

Türkiye örneğinde ise bilhassa Hizmet hareketi ve dini ile dünyevi arasında melezlenen diğer İslami hareketler kamusal alanı dönüştürerek 21. yüzyılda bir medeniyet tasavvuru taşıma iddiasını koruyor.

Share:

More Posts

Send Us A Message