Türk medyası -cılık, -cilik ile ifade edilen sıfatları kullanmaya bayılır. İnsanları bir çırpıda tarif etmek için kullanılır bazen bu tür tanımlar. Çoğu kez de birilerini aşağılamak, karalamak, suçlamak için silah gibi kullanılır bu tabirler. Alnının ortasına bir yafta yemeye görsün insanoğlu, ağzıyla kuş tutsa makbul değildir bu ülkede. Muazzam işler bile yapsa -cu, cu sıfatı onu kötülemek için yeterli bir sebep sayılır…
Ülkücülük, tarikatçılık, nurculuk, solculuk… Devirden devire değişir, moda. Kimi zaman hedef tahtasına biri gelir, kimi zaman diğeri. Gerçi bazı -cılık, -cilik’ler için özel şartlar vardır; onlar asla ‘ulusal güvenlik sorunu’ sayılmaz. Bunun en taze örneği Sabetaycılık olsa gerek…
Her neyse…
Geçen hafta yaşanan iki olay üzerine yine bu işin cıl(ı)kını çıkardık. Birisi Kurtlar Vadisi dizisi ile ilgiliydi. İddialara göre izlenme rekoru kıran dizinin senaryo yazarı Recai Şaşmaz ve baş aktörü Necati Şaşmaz tarikatçıydı. Kıyametler koptu. Televizyonlara akseden en büyük mafya nasıl olur da Kadiri tarikatına mensup olabilirdi? Nedense Şaşmaz Kardeşler’in savunmasına yer verilmiyordu haberlerde. Bir gün sonra basın açıklaması yapıldı; ancak iş işten geçmişti. Show TV’nin Polat Alemdar namlı derin mafyası ‘tarikatçı’ mührünü yemişti bir kere. Gerçi bazı internet siteleri olayın arkasında diziyi transfer etmek isteyen, aldığı ret cevabına kızan kişilerin olduğunu iddia ediyordu. İnanılacak gibi değil. ‘Çocuklar Duymasın’ dizisiyle ilgili de aynı şeyler söylenmiş, bu sadece spekülasyon olarak kalabilmişti…
Bitmeyen saplantılar…
Haftanın diğer bir -cılık, -cilik vak’ası, Fethullah Gülen ile ilgiliydi. Gizlilik özelliği taşıyan MGK toplantısı sonrasında neredeyse birbirinin kopyası bir bilgi sızdırılmıştı. Toplantıda ‘Fethullahçılık’ tartışılmıştı. Bu konunun günlerdir özel servis yapıldığını medyada bilmeyen yoktu aslında. Gizemli bir şekilde sızdırılan bilgilerin üzerine bazı meslektaşlarımız balıklama atlayıverdi. Bölücü terörün tırmanışı, büyük şehirlerde patlayan bombalar… Hiçbiri bu kadar heyecan vermiyordu belki de. Öyle ya, nasıl olsa yeni -cılık vakası sızdırılmıştı kendilerine…
Bazıları için ‘Fethullahçılık’ bir saplantı haline gelse de, başta Gülen olmak üzere hiç kimse böyle bir yakıştırmayı kabul etmiyor. Ne yaparsın ki bu konuda yüzlerce yazı yazan adamların bile kafası karışık. Mesela Yerli Pravda’nın abisine göre bu, Nakşibendi tarikatından gelen nurculuğun bir kolu. Şimdi bu lafın neresini düzelteceksin ki. Bari bunu kendine meslek edinen ve onlarca kere tekzip yiyen adam(lar)ın alnında bir başka -cılık, -cilik yaftası olmasa! Vaktiyle ‘devrim’ için gizli örgütlere üye olmuş, cuntacılık suçlamasıyla karşı karşıya kalmış, dosyasında “orduyu ele geçirme” iddiası bile olan adamların başkasını suçlarken hezeyana girmesi anlaşılır gibi değil.
Kime, nerede, ne zaman yapılacağı belli olmayan mevhum bir suçlama ile karşı karşıyayız. Mesela onu bunu Fethullahçılık ile suçlayan üst düzey bir emniyet yetkilisi de aynı sıfatla yaftalı. Bir kitapta onun da adı hayali listelerde geçiyor. Kayıtlara girmiş bu suçlamadan kaçabilmek için başkalarına insafsızca yüklenmenin bir anlamı var mı?
Daha komik bir durumu söylemek zorundayım. Ahmet Necdet Sezer’in ismi cumhurbaşkanlığı için geçmeye başladığında Ankara’daki en yaygın söylenti Sezer’in ‘Fethullahçı’ olduğu şeklindeydi. Buna can u gönülden inanan insanlar vardı. Hatta söylentilere göre 28 Şubat’ın şimdi hayatta olmayan bir komutanı önüne gelen herkese “Aman bu adamı cumhurbaşkanı yapmayın, adam Fethullahçı” diyordu.
Sormak istiyorum, bu suçlama daha da ileri götürülseydi Sezer, kendini nasıl ifade edecekti? Kaderin cilvesine bakın ki bir zamanlar gizliden gizliye “Fethullahçılık” ile suçlanan Reis-i Cumhur, benzer bir taktikle başkalarını zor durumda bırakmak için etki altına alınmak isteniyor…
Geçenlerde Hürriyet’e konuşan duble beyinli bir paşa, emekliye ayrılış nedenini iki önemli iddiaya dayıyordu. Birincisi, ordumuzu zan altında bırakacak çok ağır bir ithamdı. Güya ambulans ihalesinde bir rütbeli “Sen ne yapmak istiyorsun, emekliye mi ayrılmak istiyorsun?” demiş. Büyük bir şirketin menfaatine zarar verdiği için emekli edildiğini savunuyor İyigün Paşa.
Diğer iddiası bundan geri değildi. Paşayı da tarikatçı olmakla suçlamışlar. Paşa, hayatında bir kere camiye gittiğini söylüyor ve haklı olarak kendisine tarikatçı denmesine içerliyor. Benzer bir suçlama ile mağdur olmuş insanlar varsa içleri cız etmiş olmalı…
Şu çok açık: Bazı meslektaşlarımızda Fethullah Gülen saplantısı var. Hocaefendi ısrarla Fethullahçılık diye bir şeyin olmadığını haykırıyor; ancak onların umurunda değil. Hocaefendi ne yaparsa yapsın, ne kadar güzel hizmetlerde bulunursa bulunsun bazı kişilerin önyargısı değişmiyor. Onun 66 yaşında olması, sağlığının bozuk olması, haksız uygulamalar sonucunda mağdur edilmesi bile onların yüreğini sızlatmıyor.
Akla ziyan hezeyanlar
Ancak, yapılan muamelenin kamuoyu vicdanını yaraladığı çok açık. Halk DHKP-C militanlarından ayrılıkçı teröristlere kadar herkese adeta affedici bir nazarla yaklaşanların Fethullah Gülen söz konusu olduğunda takındıkları anlaşılmaz tavrı görüyor. “Ne yapmış Gülen?” diye sormadan edemiyor. Okul açılmasını teşvik etmek, hayatını eğitime vakfetmek, dinler arası, kültürler arası diyaloglar kurarak dünya barışına açılımlar getirmek… Suç mu bunlar?
Dileyen kulağı üzerine yatmaya devam edebilir; ancak ma’şerî vicdan uyumuyor…
Geçenlerde NTV’nin internet sitesinde bir yazı neşredildi. Ruşen Çakır’ın anlattığına göre bir Hizbullahçı kitap yazmış, hatıralarını anlatmış. Adam dinî bilgilerini yeterli gördüğü polislere ‘Fethullahçı’ suçlaması yapıyor ve onların Hizbullahçıları ‘çözmek için dindarlıklarını kullandıklarını’ iddia ediyor. Aslında herkes biliyor ki devlet bu örgütü çökertmek için ilahiyat mezunu kişilerden yardım alıyor. Adam bunları Fethullahçı diye suçluyor. Bu haberin ara başlığı “Fethullah Hoca bizi iyi tanır” olabilir mi? Ara başlığın çağrışımı nerede, söylenenler nerede? Kaldı ki Hocaefendi’nin terör karşısında dimdik duruşu belli. İslam dünyasında intihar komandoları için fetva dağıtıldığını, Usame bin Ladin hakkında menfi bir iki kelamın bile edilmediğini; bu duruma rağmen Fethullah Gülen’in teröre karşı İslami argümanlarla çok net bir tavır takındığını Ruşen Çakır bilmiyor mu? Sitedeki yazıyı okuduğumda ara başlığın Çakır tarafından yazılmadığını, oradaki bir editörün marifeti olduğunu düşündüm. Bekledim ki Çakır, bu yanlışı (daha doğrusu çarpıtmayı) düzeltsin. Heyhat!..
İşin doğrusu şu: Fethullah Gülen önemli bir din adamı. Aynı zamanda önemli bir düşünür. Yazıyor, okuyor, düşüncelerini kamuoyu ile paylaşıyor. İnsanları okumaya, düşünmeye teşvik ediyor. Neredeyse 40 yıl Anadolu’nun her köşesinde vaaz etmiş, konferans vermiş, sohbet etmiş bir insan olarak, halkın yakından tanıdığı biri o. Onun kitaplarını okuyan, vaazlarını dinleyen, yurtdışındaki okullara sempati duyan herkesi “Fethullahçı” diye suçlamak büyük bir hata olur.
Bu necip milletin tarihî misyonuna inanan her insan Hocaefendi’ye sıcak bakıyor. Bu sevgiye bir -cılık, -culuk kulpu takarak bir örgüt muamelesi yapmak haksızlığın dik âlâsı olsa gerek…
Gazeteci her duyduğunu yazmaz
Hazır söz -cılık’tan açılmışken geçen hafta yaşanan ilginç bir olaya da değinmek zorundayız. Eski bir milletvekili köşesinde esrarengiz bir iddiaya yer verdi. Kulağına fısıldandığına göre Botswana adlı bir ülkede Türk kolejinin idarecilerinden birisi hakkında El Kaide ile irtibat suçlaması yapılmış. Konuyu öğrenen Amerikalı yetkililer Fethullah Gülen’i uyarmışmış…
Gazetecilik mesleğinin zorluğu burada. Gazeteci dediğin, haberde adı geçen kişilere, en azından onların avukatlarına ulaşır ve kendisine ulaşan bilgiyi kontrol eder. Hadi asıl mesleği gazetecilik olmayan kişiler böyle bir hata yapıyor, bu mesleğin içinde bir insan ömrüne yetecek kadar bulunan adamlara ne oluyor? Hani ‘bilgi sahibi olmadan kanaat sahibi olmayı’ zararlı görürdü bu zevat. Neyse merak edip araştıran gazeteciler bir gerçekle karşılaştı: Botswana’da Türk koleji yokmuş… Buyrun size hikmetinden sual edilmez bir gazetecilik örneği daha!..








