Özellikle 11 Eylül 2001 terör saldırılarından itibaren başta Amerika ve Avrupa’da olmak üzere ciddi bir Islamophobia dalgası yaşanıyor.
Müslüman bir halk olarak biz Türkler küresel düzeydeki bu tehlikeli dalgadan yeterince payımızı alıyor ve bundan son derece olumsuz etkileniyoruz.
Bu yetmiyormuş gibi son dönemde Türkiye’nin kendisini toparlaması, bölgesel ve uluslararası politikada daha etkin hale gelmesiyle ve bu süreçte başka aktörlerle rekabete giriştiği oranda, enteresan bir Turcophobia dalgası da başlamış durumda. Özellikle İsrail kuşatması altındaki Gazze’ye yardım filosunun başına gelenlerden sonra İsrail lobisinin Türklere karşı var gücüyle ve tam saha bir karalama kampanyasına giriştiklerini görüyoruz. Bunun irkiltici son örneklerinden birini Claire Berlinski’nin Foreign Policy ve World Affairs Journal gibi yayın organlarında yayımladığı buram buram ilkel ırkçılık kokan yazısında gördük. Islamophobia’dan payımızı aldığımız gibi, son dönemde “Türk aşırıcılığı/Turkish extremism” gibi tuhaf terimlerin bolca kullanıldığı “Türkler habire yalan söylerler ama yalan söylediklerinin bile farkında değillerdir” modundaki bir ırkçılık ve ayrımcılık da doğrudan biz Türkleri hedef alıyor.
Gülen Hareketi Neden Hedefte?
Bir de tabii tüm bunların üzerine şayet Türkiye’de özel olarak bir toplumsal kesime kendinizi yakın hissediyorsanız, o kesime yönelik yalan, iftira, kara propaganda ve karalamayla örüntülenmiş bir kin ve nefretin kolayca hedefi haline gelebiliyor, bununla baş etmeye çalışmak zorunda kalıyorsunuz. Son dönemde İslam karşıtlığı/Islamophobia, Türk karşıtlığı/Turcophobia gibi insanlığın geldiği medeniyet seviyesine yakışmayan korkunç bir ayrımcılık ve ırkçılığın yanı sıra bir de “Gülen karşıtlığı/Gülenophobia”nın varlığından bahsetmek sanırım artık kaçınılmaz oldu.
Başta Türkiye’deki statükocu Kemalist-militarist elitle sıkı ilişkilere sahip İsrail lobisine yakın çevreler ve neo-con uzantısı odaklar olmak üzere, yurtdışında son derece güçlü bazı çevrelerin, tüm dünya halklarına barış, kardeşlik, diyalog ve hoşgörü mesajları taşımak dışında herhangi bir derdi ve rolü olmayan Türkiye merkezli bir gönüllü sivil toplum hareketi olan Gülen Hareketi’ni ısrarla ve artan bir şekilde hedef aldıklarını görüyoruz. Ellerinde bulundurdukları ya da nüfuz edebildikleri medya ve basın organlarını, think tank çevrelerini düne kadar sadece Islamophobia ve daha sonraları Turcophobia için mobilize eden bu çevreler, bir süredir kesif bir Gülenophobia’yı da empoze eder hale geldiler. Ellerinde bulundurdukları tüm araçlarla uluslararası alanda Gülen Hareketi’ni karalamak, itibarını sarsmak için yoğun bir çabaya giriştiler. Bütün bu yazdıklarımızın üzerine sanırım Gülen Hareketi’ne destek verenlerin iç içe geçmiş üç katmanlı insafsız bir uluslararası karalama kampanyasının tam hedefinde olduklarını söylemek hiç de abartı olmayacaktır.
Yurtdışında bu yaşananları yurtiçindeki benzer gelişmelerden tamamen bağımsız düşünmek de sanırım büyük bir naiflik olacaktır. Özellikle Türkiye’nin daha özgür ve daha demokratik bir ülke olma sancıları çektiği içinden geçtiğimiz şu büyük dönüşüm ve geçiş günlerinde, bu değişim ve dönüşümün en önemli sivil/toplumsal dinamiklerinden biri olarak görülen Gülen Hareketi’nin sık sık hedef alındığına şahit olmaktayız. Oysa Sayın Fethullah Gülen’in fikirlerinden ilham alarak faaliyete geçen tüm gönüllü kurum ve kuruluşlar, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, yurtdışında da faaliyet gösterdikleri ülkelerin yasa ve düzenlemelerine tamamen uygun hareket etmektedirler. Bu kuruluşlar tüm faaliyetlerini büyük bir şeffaflık içerisinde yürüttükleri halde nedense birileri, arkalarında karanlık odakların olduğunu düşündükleri tüm gelişmeleri, akıl almaz ve vicdana sığmaz bir ısrarla bu harekete mal etmeye çalışmaktadırlar.
Bu ülkedeki tüm demokrat ve liberal çevreler gibi Gülen Hareketi de Türkiye’nin tam demokrasi ve gerçek bir hukuk devleti olması sürecine elinden geldiğince toplumsal destek vermektedir. İşte bu yüzden, son demlerini yaşayan Türkiye’deki karanlık ilişkiler sistematiği içerisindeki imtiyazlı konumlarını kaybetmek istemeyen tüm statükocu zümrelerin kolayca hedefi haline gelmektedir. Özellikle Türkiye’nin demokratikleşme ve hukuk mücadelesinde önemli bir dönüm noktası olacak 12 Eylül anayasa değişikliği referandumu yaklaştıkça, sanki bütün bu demokratik dönüşümün arkasında sadece Gülen Hareketi varmışçasına, bu hareketi karalama çabalarına hem ülke içinde hem de ülke dışında hız verildiği görülmektedir.
İşine Gelmiyorsa Delilleri Yok Say!
Son dönemlerde gündeme giren polis şefi Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar: Dün Devlet, Bugün Cemaat” adlı kitabını da bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Bütün karineler Avcı’nın bu kitabı, kariyer hesaplarında yaşadığı hayal kırıklığı, suça karışmış üst düzey polis yetkilisi arkadaşlarıyla dayanışma gösterme güdüsü, uzun yıllar birlikte çalıştığı suça bulaşmış bu üst düzey polis şeflerinin yargıya teslimi sonrasında, şahsıyla ilgili de benzer bir sürecin yaşanabileceğine dair kapıldığı endişeyle bir önleyici/pre-emptive tedbir olur düşüncesiyle kaleme aldığını göstermektedir.
Dün medyaya verdiği demeçlerde ve mahkemelerde verdiği ifadelerde “kara” dediğine bugün kitabında “ak” ya da tam tersini diyen Avcı bir kurgu/senaryo çağrışımı yapan bu kitapla hem örgütlü suçlardan dolayı hapiste tutuklu bulunan arkadaşlarının yargı sürecini tersine çevirmeyi, hem Ergenekon, Balyoz, Kafes, İrticayla Mücadele Eylem Planı, Dink Davası, Danıştay Davası’nı tersyüz ederek yargı süreçlerini etkilemeye çalışmayı, hem tüm bu yargısal süreçlerin sanki Gülen Hareketi’nin marifetiyle olağandışı saiklerle yürütüldüğüne dair bir intiba oluşturarak referandum sürecinde kafaları karıştırmayı hem de tüm bunları yaparken Türkiye’deki demokratik ve özgürlükçü dönüşümün en önemli toplumsal/sivil dinamolarından biri olan Gülen Hareketi’nin halk nezdindeki prestij, itibar ve nüfuzunu sarsmayı amaçlamıştır. Avcı, bu iddialı amaçları temin için de kafasında kurguladığı senaryoyu bozacak bütün gerçekleri, olayların gelişim süreçlerini ya tamamen görmezden gelmiş ya da kafasındaki kurguya göre eğip bükmüş ve çarpıtmıştır. Öyle ki Avcı’nın kitabı işine gelmediği yerde tüm delilleri yok saymış, başta Danıştay Davası konusunda olmak üzere, yüksek yargı kararları dahil, farklı mahkemelerin verdikleri tüm kararları yok hükmünde saymıştır.
Ne diyelim, iç içe geçmiş karalama kampanyasında edindiği yer için Hanefi Avcı sanırım yeterince mutludur. Çünkü, Islamophobia-Turcophopia-Gulenophobia şeklinde yukarıdan aşağıya saydığımız bu kara propaganda da Avcı’nın bu canhıraş çabaları da eminim aşağıdan yukarı doğru bir etki gösterecektir. Hanefi Avcı, bu şeytani çevrime verdiği destekten dolayı kendisiyle ne kadar gurur duysa azdır!








