“…Bırakın endüstrinin dili, iktisadın dili başkalarınki olsun. Türkçemiz ise sadece sevginin dili olsun…”
Yılların hayalinin, çilesinin, emeğinin, fedakarlık ve kahramanlıklarının meyvesinin sunulduğu o coşkulu ve duygulu gecede böyle diyordu gerçek bir filozof olan Prof. Dr. Kenan Gürsoy. Hani çok da doğru söylüyordu.
Gürsoy, bir temenni havasında söylemiş olsa da, aslında bu sözler gerçekleşmiş bir büyük rüyanın adını da koyuyordu.
Öylesine muhteşem bir rüyaydı ki O, onu gördükten itibaren o büyük zatın çileli hayatının tek gayesi olmuştu.
Öylesine inanılmaz güzellikte bir rüyaydı ki O, ilk sahibine ve O’nun bu güzel rüyasına inanmış yüz binlerce gönül erinin peşinden koştuğu tek aşkı olmuştu.
Öylesine diriltici bir rüyaydı ki O, on yıllarca üzerine ölü toprağı serpilmiş bir coğrafyanın kendilerinden umut kesilmiş insanlarını şahlandırmış, tıpkı asil hayalleri olan derviş gönüllü, kahraman ruhlu ataları gibi, onların da sınırlara sığmaz hale gelmesine vesile olmuştu.
Öylesine çılgın bir rüyaydı ki O, kanlarının en deli aktığı o coşkun demlerinde binlerce Anadolu gencini, kendi hayatlarından vazgeçirip, daha önce akıllarının ucundan bile geçirmedikleri o bilinmez coğrafyalarda her biri ayrı bir destan olan o büyük ideallerin gerçek kahramanlarına dönüştürmüştü.
Öylesine velud bir rüyaydı ki O, yeni ve daha büyük rüyalara ana rahmi olmuş. Ufku kararan karamsar dünyanın geleceğine umut, dizlerine fer olmuştu.
Ve öylesine sahici bir rüyaydı ki O, rüyalığı artık dünde kaldı, sahiciliği ise gerçek oldu.
* * *
Evet, bunları cumartesi akşamı dördüncüsü düzenlenen ve 84 ülkeden farklı dil, din, ırk ve kültürden yüzlerce çocuğun katılımıyla gerçekleşen Uluslararası Türkçe Olimpiyatı’nın final gecesi vesilesiyle yazıyorum.
O gece, çoğumuzun adını bile bilmediği o uzak diyarların susamış topraklarına “yediveren” olur niyetiyle ekilen; ayrılıklar, hüzünler ve sıla özlemleriyle beslenen o doğurgan sevgi tohumlarının, yeşerip meyveye durduğunun ve bire kırk verdiğinin resmiydi karşımızda olan.
Bu inanılmaz tablo karşısında ülkesini seven ve milletine inancını asla yitirmemiş olan hiç kimsenin gözlerinden bir damla olsun yaş gelmemiş olabileceğine ihtimal veremiyorum.
Şayet bu ülkede yaşayıp da değil kem gözle bakmak, bu muhteşem tablo karşısında heyecan ve gururla sarsılmayan bir tek insan varsa, kusura bakmasın ama, cibilliyetini bir zahmet sorgulasın.
* * *
İstiklal Marşı’mızı göğsü kabararak okuyan, Türkçe espri yapıp şakalaşan, sevinçlerini ve hüzünlerini bizim şarkılarımız, bizim türkülerimiz, bizim şiirlerimizle ve en az bizim kadar gönülden hissederek ifade eden siyah, beyaz, sarı; Hıristiyan, Müslüman, Budist, Hindu çocukların seslerine kulak verin lütfen.
Başka diyarların bizden çocuklarından duyduğumuz bu ses, aslında bu coğrafyanın ve bu milletin kendine gelişinin, kendine dönüşünün ve kendini buluşunun da yankısıdır.
* * *
Laos, Kamboçya, Vietnam, Tayland…
Kazakistan, Kırgızistan, Hakasya, Tuva, Türkmenistan…
Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka…
Bosna-Hersek, Arnavutluk, Makedonya, Romanya, Bulgaristan…
Almanya, Avusturya, İngiltere, Fransa, Belçika, Danimarka…
Amerika, Arjantin, Brezilya, Şili, Kanada…
Japonya, Avustralya, Endonezya, Kore, Yeni Zelanda…
Tanzanya, Mısır, Sudan, Nijerya, Senegal, Güney Afrika…
Ve daha nice ülke ve coğrafyada…
Farklı ırk, din ve dilden on binlerce çocuk kendi ülkelerinin adını aynen yukarıdaki gibi, yani bizim gibi, telaffuz ediyor artık.
İşte bu çocuklar ve daha niceleri artık bizim kültürümüz, bizim coşkumuz ve bizim rüyalarımızla yetişiyor. Kendi ülkelerinin yanı sıra tüm insanlığa hizmet bilinciyle yetişen bu çocukların kalplerini artık sadece sevgi, hoşgörü ve iyilikler mesken tutuyor.
Ve bu coşkun kalplerin sevgi dolu atışına güzel Türkçemiz tercüman oluyor.
Yani Türkçe tam da Kenan Gürsoy’un temenni ettiği gibi “sevginin dili” olma payesine koşuyor.








