Her hamle zaman ve mekana göre kıymet kazanır. Güzeli güzel kılan da çirkini çirkin yapan da zaman, mekan ve insan uyumunda saklı. Bazen bir binden ağır basar. Kimi dönem yanda olmak sırta almayı sollar. Küçük bir telefon nice dünyevi yararı tartar. Cömertlik de, tevazu da, asalet de hümanizm de bu devirlerde ortaya çıkar.
İnsanın moral dinamiklerine atılan her harç canlı kılar onu bu en ihtiyaç duyduğu demlerde, hususiyle, savaşta, depremde, sel felaketinde ve diğer doğal afetlerde… İnsan yanımızı ortaya çıkaran kimi zaman sıcak bir barınak olur. Belki bir tas çorba olur. Bilemedin bir bardak su veya bir lokma ekmek belki de. İnce bir mesaj taşır bunların cümlesi bağrında. Ben de yanındayım der o avaz avaz. Yalnız değilsiniz der alabildiğince bağırarak. Korkma, bu günler de geçer der bir sırt sıvazlayarak. Moral dinamiklerdir desteklenen bu yönüyle. İnsanın asıl yanıdır vurgu yapılan bir mana da.
Bu bizi biz yapan değer işte. Ne ki günümüzde alabildiğince yozlaşmış ve haddinden fazla demode. Egosentrik bir dünyada o dahi kendine yer bulamamış bir garibe. Sahip olanın ise geceleyin ayın on dördü gibi parlamasına vesile. Oysa insan birbirini ikmal etmeye kurulu yaratılış itibariyle. Terzi kasaba, berber manava, usta çırağa, şoför tamirciye muhtaç. İnsan insanla hayatı yaşar ancak. İnsan insanla mutluluğu bulabilir tek. İnsan insana yatırımla insan olur bir de. İnsanlık yolunda insana yapılanlardır ancak basamak.
Bu durum hem akli, hem iradi hem de tabi halin neticesi. Alemi bütüncül okuyuşların nihai kapısı o. Her şeyi bir vücut bilişin neticesi bir yönüyle de. Bir yerdeki ağrıyı aynıyla hissetmek ancak bu bilinçten nasiplilerin payı. Bu pazarda bana dokunmayan yılan bin yaşasın sözü bir efsane. Komşum siftah yapmadı realitesi asıl gaye.
Dünyayı bu zaviyeden değerlendirebilenlerden talihli bir zümreyle aşındırmıştık biz de bir dönem Afganistan yollarını. İmkansızlıkların çığlık çığlık olduğu demlerdi o dönemler. Paranın geçmediği vakitti yaşanılan. Aradığının bulunmadığı, yeryüzünün büyük bir insanlık ayıbı daha yaşadığı demdi vakit yine.
Büyük bir savaşın sonrası. Taş taş üstünde kalmamış bir beldeydi seyredilen. ‘Hocam biz sığınaklardan kolların ve bacakların metrelerce havalara fırladıklarını görürdük her uçak bombası sonrasında’ diye hikaye edilen yaşanmışlıkların süreci. Yaşıtları türlü türlü rüyalar görürlerken dünyanın başka bir yerinde, onlar hayatta kalabilmek için geceleri yol aldıklarını söylerlerdi inatla. Yaşamak başka değil ancak böyle mümkündü zira.
İşte böyle bir sürecin akabinde gelmişti Türk öğretmenler de o beldelere. Savaşın hemen akabinde bir de. Hatta cephedeki komutana giderek bildirmişlerdi bu isteklerini de. O ahalinin komutanı olan zatı bulmuşlardı bombalar altında kuzey mevzilerinin birinde. O dahi şaşırmıştı bu manzaraya. Sizin ne işiniz var burada, ölürsünüz demişti hayretle. Okulumuzu açmak istiyoruz deyince şaşırıp kalmıştı. Gidin açın okulunuzu demişti hayretle. Toz toprak içinde cephe cephe gezen bu insanlar dikkatlerini çekmişlerdi. Ne biçim bir iş bu böyle diyecektir sonraları kendisi de.
Dönemin milli eğitim bakanı da farklı bilmeyecektir bu erenleri. Bir toplantıda ulu orta haykıracaktır hatta bu realiteyi. Belki herkes bilsin için. ‘Tacikistan bize yardım ediyor, neden diye düşündüğümüzde belki de buradaki Taciklerle bir hesabı vardır derim. İran yardım yapıyor, Hazara vatandaşlarımızla bir planı vardır diye düşünürüm. Özbekistan el ediyor, siyasi bir hinlik düşünürüm. Pakistan kapılarını açıyor, Talibanı canlandırmak istiyor derim. Gel gör ki beş bin kilometre uzaktan gelip de köy köy gezen, bizimle aç yatan, elektriksiz kalan, susuzluk çeken ve bu saydığımız ülkeler gibi bizimle sınırları da olmayan bu alicenap ülke için bir şey diyemiyorum, onu gün gelecek tarih diyecek’ deme itirafında bulunacaktır.
Çok değil kısa bir süre sonra uluslararası arenada madalyalar getiren bu okul öğrencilerini kabul esnasında dönemin cumhurbaşkanı da aynı ifadeleri zikredecek ve Abdülhamit Han hazretleri döneminde başlayan ve birbirleriyle alabildiğince kaynaşan bu iki milleti orada kardeş kılacaktır. Bunun tarifi yok bizim lügatimizde diyecek, bu hamle çıkar kokmuyor, hesap soluklamıyor, plandan nasiplenmiyor. Bu başka bir şey diyecektir herkesin ortasında alenice hem de.
Herkes bildiği nispette alkışlayacaktır. Gördüğü kadar tanıyacaktır. Yakınlığı ölçüsünde olanlara vakıf olacaktır. Ne ki insan bildiğine dost, değil mi ki düşman bilmediğine de.
O dönemlerde hayatın çarklarının bu minval üzere döndüğü, Türk okullarının ülkenin en görkemli kurumlarından olduğu. Donanımları itibariyle cezp edici bir yanlarının olduğu bir süreçte beklenmedik bir tepki aldık hem de hiç beklemediğimiz yerden. Bir dost muhabbeti esnasında Afgan dostumuzdan geldi tokat gibi hakikat hem de kitabın en orta yerinden. Kendisi olabildiğince mülayim, sakin, ağırbaşlı bir dostumuz olan arkadaşımız bir anda ‘Bizi buralarda yetim bırakıyorsunuz’ demişti. Bizlerde kısa süreli bir şaşkınlık. Bu cümleyi ondan duymak ayrı bir hayrete gebe, onun böyle bir cümle kurabilmesi de başka bir şaşkınlığa davetiye. Böyle bir şey olsa bile bize hissettirmeyecek kadar hassas olan dostumuzdu bu sözlerin sahibi. Merakla sorduk biz de kendisine ‘Hayırdır abi, ne oldu ki, eğer varsa bir kusur inanın farkında da değiliz, belki gayri ihtiyari bir şey olmuştur, emin olun bilmiyoruz.’
Bizim bu tedirginlik karışımlı ifadelerimizden dolayı biraz tebessüm eden, ‘Yok üstat, siz bir şey yapmış değilsiniz. Yapmış olduğunuz bir fiilden dolayı söylemedim ben onu.’ Bir nebze olsun bizi rahatlatan bu sözlerin neticesinde merakımız haliyle bir kat daha arttı. ‘Peki ne yapıyoruz da yetim bırakıyoruz sizi abi?’
‘İşte asıl sorun da bu üstat. Bir şey yapmıyorsunuz. Bakın şu okulumuza, var mı Afganistan’da bizim okulumuz gibi kaliteli, donanımlı, kapsamlı bir okul. Derslikleri tam, imkanları iyi, her dersine öğretmen giriyor. Hem de branş öğretmenleri geliyor. Buna mukabil diğer okullarımız görüyorsunuz sağda solda gezerken siz de. Ne kapı var ne pencere. Duvarları yıkık, öğrencilerimiz maalesef yerlerde. Bir gün de bir muallim gelirse derslere bahtiyarlar. Yoksa ne yapsınlar.’
‘İyi de abi bunun neresi kötü ki? Ne güzel işte bakın çok şükür öğrencilerimizim imkanları fena değil işte.’
‘Evet ama üstadım, peki siz buradaki üniversiteyi de gördünüz. Halini de biliyorsunuz, imkanlarını da. Bizim buradan mezun olan öğrencilerimizden çok azı Türkiye’ye gidebiliyor. Bir kaçı da eğer ailesinin imkanları varsa başka ülkelere. Peki üstadım, geri kalan ve bu kadar donanımlı olan bu öğrencilerimiz sizce de yetim kalmıyorlar mı mezun olduktan sonra? Sizin gibi her ders çıkışı onlarla ilgilenen yok orada. Gittikleri bina malum, burada deney üstüne deney yaparken orda elektrik bile yok. Belki çocuklarımızın çoğu derslerine giren öğretmenlerden daha donanımlı. Dört diliyle, bilgisayarıyla, güzel ahlakıyla. Peki oraya giden öğrencilerimiz ne oluyorlar sizce?’
Acı bir hakikatti duyduklarımız. Yapıla gelenleri gözlemleyen ve yapılanların heba olmaması, devamının da sağlanması adına kendi karakter yapısının dışına çıkarak utana sıkıla bir ikazda bulunma ihtiyacı hisseden bir dosttan sadır olan gerçeklerdi. ‘Belki ben ancak teşekkür edebilirim bunca yaptığınız şeylerin akabinde sizlere elimden başkası da gelmez zaten, bunları demek benim haddimin çok fevkinde’ diye de ekleyerek devamında. Oysa doğruydu.
Bu emekte sadece orada bulunan bir avuç Anadolu ereninin değil, onları buralara gönderip de arkalarından sürekli destek verenlerin de hakkı vardı. Eğer ki yola çıktık, sonuna kadar yürüyelim istiyordu yarenimiz de. Zayi olmasın emek harcadıklarımız, hepsi nasiplensin diyordu. Hayatlarının rüya gibi geçen dört yılı olmasın sadece bu zaman dilimi, onlara öğretilegelen rüyalarına basamak olsun istiyordu muallimimiz bir de. Bu lisede kalmasın sadece bu basamak. Geride kalan onca goncamız hatırına üniversite de doğursun bu bereketli toprak bağrında. Mevlanalara el edelim bu şekilde bir de. Seslenelim biz de hal dilimizle de.
Bu samimi ikazın akabinde irtibata geçilmişti üniversite kuruluyla o dönemde. İletilmişti bu hakikatperest duygular yine aynı içtenlikle onlara da. Başlamıştı müzakereler bu bağlamda. Şimdilerde ne oldu bilemiyoruz ama, atılan adımlar kimse yetim kalmasın içindi. Yetimler diyarı olan o beldenin yetimliği artık son bulsun adınaydı. Rahmetinden diler ve dileniriz ki, bu iş de hüsnü hatme bulsun. Bahçemizde hep diri güller olsun. Bu noktada bize ikaz olan dostlara da bir kez daha buradan selam olsun…








