Dinde genel olarak ve ayrıca zamana, şartlara, kişilere göre hangi meselelerin diğerlerine göre daha önemli olduğunu ve öne çıkarılması gerektiğini bilememek, onu anlayıp anlatmada ve yaşamada içine düşülen en önemli hatalardan biridir.
Meselâ, tarihte Haricîlik, elbette başka sebeplerin yanı sıra özellikle bu hatanın bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Burada üzerinde durmak istediğimiz çok önemli bir diğer misal de, Kur’an-ı Kerim’in takva ile yeme-içme arasında kurduğu bağdır. O kadar ki, Kur’an’da takvanın ve hattâ ihsanın en fazla vurgulandığı âyet-i kerime, yeme-içme ile alâkalıdır: “Artık iman etmiş olup salih (sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik) işler yapanlara, işledikleri günahlardan endişe içinde (takva ve icmalî imanla) iman edip salih işler yaptıkları, sonra takvada derinleşip (her hükmünde Allah’a ve Rasûlü’ne) iman ettikleri, sonra daha bir derinlikte takvaya sarılıp, bütün yaptıklarını Allah’ı görürcesine bir şuur ve samimiyet içinde yaptıkları (ihsan sahibi oldukları) takdirde, daha önceden yiyip içtiklerinden dolayı üzerlerine bir vebal yoktur” (Maide: 93). Yine Kur’an, cin ve insan şeytanlarının, has elemanlarına mü’minlerle mücadele etmek üzere özel ve gizli yollarla sürekli telkin ve emirde bulundukları, eğer onlara itaat edilecek olursa bunun şirke varacağı ikazını da yine, belki bugün pek çoklarımızın bir takva meselesi olarak gördüğümüz yemek seçimindeki hassasiyeti vurguladığı yerde yapmaktadır: “Üzerine Allah’ın adı anılarak kesilmeyen hayvanların etlerinden yemeyin; çünkü bu, davranışta Allah’ın yolundan çıkmadır, bir isyandır. Şurası muhakkak ki şeytanlar, elemanlarına sizinle mücadele etsinler diye sürekli telkinde bulunurlar. Eğer onlara itaat ederseniz, hiç şüphesiz müşriklerden olursunuz” (En’âm: 121).
Allah, bütün güzel nimetlerini Âhiret’te sadece mü’minlere hasretmekle birlikte, yeryüzü nimetlerini bütün insanlar için yaratmış, fakat onlar üzerinde idarî tasarrufu, onları adilane taksim etme vazifesini mü’minlere yüklemiştir. Eğer bir mü’min kendi hususî malının çalınması karşısında duyduğu feveranı yeryüzü nimetlerinin, yeraltı-yerüstü kaynaklarının adaletsizce yağmalanması karşısında duyamıyorsa, ya imanında bir problem var demektir ya da imanın kendisine yüklediği sorumlulukların farkında değildir. Ayrıca İslâm, nimetlerden istifadede, özellikle yeme-içmede israf ile meşru sınırları aşmayı, yeme-içmeyi hayatın gayesi ve bir şehvet haline getirmeyi yasaklamıştır. Fazla yeme-içme, yenecek-içecek maddeler üzerinde rekabet ve boğuşmayı getirmesinin yanı sıra merhum Kutub’un fevkalâde tesbitiyle, insanda birikmiş enerji demektir ve bunun ölçüsüz boşaltılması da toplumda fuhuş gibi helâk edici günahlara yol açar.
Peygamber Efendimiz (sas), “Ümmetim için karın büyüklüğü, çok uyku, tembellik ve yakîn azlığından korkarım.” buyururlar (Kenzü’l-Ummal, 3: 460). (Hadisin önemli bir açıklaması için bakın: Fethullah Gülen, Prizma 2: İrade İnsanı Olmada Aşılması Gerekenler). Kur’an ise Allah’ın âyetleri karşısında inanmayı kibirlerine yediremeyenlerin Cehennem’deki hallerini tasvir ederken, “Onların hakkı, Cehennem (ateşin)den bir döşek ve üzerlerinde de yine aynı ateşten örtülerdir.” (A’râf: 41) buyurur. Âyet, çok beliğ bir şekilde, tasvir ettiği kişilerin dünyada rahatı, rahat yatakları ve bu yataklarda yatmayı çok sevdiğini ima etmektedir. Çünkü ceza, işlenen suçun cinsinden olur. Bu şekilde rahata ve rahat yataklarda yatmaya düşkün olanlar, esasen yemeye, eğlenceye ve şehvetlerine de düşkün olanlardır. Böyle bir hayat ise iman etmemeye, iman edenler için ise dini gerektiği şekilde yaşamaya mani olduğu gibi, başkalarının hakkına tecavüzün de sebeplerindendir.
Orucun özellikle yeme-içmeyi şehvet haline getirmeme ve bu hususta nefsi gemleme konusunda ne derece önemli olduğu ortadadır. Ayrıca, Hz. İsa gibi bir ruh ve manâ kahramanına hamile kalmadan önce Hz. Meryem’in “Allah katından” yiyip-içtiği ve bunun Mesihiyet açısından ne manâ ifade ettiği üzerinde de ciddiyetle durulmalıdır.








