Yazılarımı takip eden okuyucularım biliyor, yaklaşık 14 yıldır yurtdışında, Amerika’da yaşıyorum. İslâm hukuku ve Hocaefendi’nin sohbet ortamlarını tasvir ve yorum yazıları kaleme alıyorum. Ama bir son 3 ay var ki fıkıh yazılarımı askıya aldım. Onlarca hazır yazım, cevaplanacak yüzlerce soru olmasına rağmen. Neden? 17 Aralık’tan beri ülkemizin yaşadığı ve her geçen olağanüstü keyfiyetini devam ettiren mevcud durum beni bana bırakmıyor. Türkiye ile 7 saat zaman farkı olması, çok farklı bir çizgide devam eden iş hayatım ve yoğunluğum, beni Türkiye’yi takipten alıkoyamıyor. Dünyayı avucumuzun içine koyan teknolojinin imkânları beni Türkiye’ye bağlayan ayrı bir faktör. Halbuki tam aksini savunan insanlardan biriyim ben. ‘Biriydim’ demek daha doğru sanırım.
Pekâlâ ne elde ediyorum bu gündemi takipten? Dini inançlardan, insani değerlerden, ahlaki ölçülerden, hukuki hükümlerden verilen tavizler, kaygı verici ekonomik gelişmeler, bölgesinde etkileyici ve belirleyici güç olma hedefinden uzaklaşmış Türkiye, son 12 yılda iktidarın kendi elleri ile kazanmış olduğu itibarını yine kendi elleri ile yıkan ve Hizmet’i düşman ilan edip ona uygun stratejiler ve uygulamalarda bulunan AK Parti hükümetini görmekten ne elde edilebiliyorsa onu elde ediyorum. Yani sıkıntı, üzüntü, keder, gam. Bu süreçte çok sık tekrar ettiğim sözle bana “ah ki ne ah” dedirten halet-i ruhiye.
Ama geçen hafta bir vesileyle geldiğim Türkiye’de çeşitli dostların teklifleri ile bazı il ve ilçelerimizi dolaşıyorum. Karşılıklı muhaverelerde bulunuyorum. Çay-kahve ve yemek vesilesi ile bir masa etrafında fikir alışverişleri yapıyorum. Gazeteleri ve TV’leri de takip ediyorum. Bunların hepsi benim sıkıntıma sıkıntı katacak unsurlar zahiri açıdan. Nedense öyle olmuyor, aksine bende acayip kelimesi ile ancak anlatabileceğim bir rahatlama var.
Niçin? Bu soruyu ben de sordum kendime, niçin? Daha fazla olması gerekmez mi? Doğru cevap, evet. Ama bu cevap vakıaya mutabık değil. Vakıaya mutabık olan rahatlık. Nihayet buldum bunun sebebini; yurdumun insanı. Kaynağı Allah’a iman, O’nun her şeyi ayan-beyan gördüğü ve bildiği gerçeğinden hareketle kendilerine duydukları güven, kainata meydan okur tarzdaki çekincesiz, tavizsiz duruşları. Mesela diyeceksiniz.
Müthiş bir hazım
Mesela; bir Hizmet kurumuna giriyorum. Girişte karşılıyorlar. “Abi, in’inize hoş geldiniz? Fesüphanallah, güler misin ağlar mısın? Mesela; tanışıyoruz. “Abi, ben örgüt elemanı Ali!” Bir diğeri; “Abi, ben sülük.”
Mesela; akşam kayınvalidem soruyor; “Bugün yine ne iftiralar attı, ne tür yalanlar söyledi?” Ve yüzünde istihzaî bir tebessüm…
Müthiş bir hazım bana göre. Kaale almama. Kendini bilmenin, durduğu yerin farkında olmanın, yanlış yapmadığından emin oluşun göstergesi. O zaman ortalıklarda her gün uçuşan bu hakaretler mizahın konusu oluyor halk arasında. Hani ‘izahı olmayanın mizahı olur’ derler ya, izahını yapamadıkları, yapılan izahlara inanmadıkları için mizahını yapıyorlar.
Mizah derken işin bir de 30 Mart sonrası adına yapılan tehditlere bakan boyutu var. Mesela; “Eğer 31 Mart sabahı seni almaya gelirlerse benim eve göndereceksin polisleri, jandarmaları.” Neden? “Çünkü bu Hizmet’e ben senden önce girdim!” Müsaade ederseniz bir kez daha tekrar edeyim; güler misin, ağlar mısın?
Mesela; “Sen çok horluyorsun. Seninle aynı koğuşta kalmam.” Diğeri cevap veriyor: “Abi merak etme. Silivri’yi boşalttılar ama bize orası yetmez. Stadyumları hapishane yapacaklarmış.” Bir başkası atılıyor oradan; “İyi ama ben üşürüm. Kapalı yer lazım bana.” Cevap gecikmiyor; “En güzeli ev hapsi. Herkes kendi evinde çeksin cezasını. Yoksa hangi stadyum, hangi hapishane alır ki bizi?” Bir diğeri “Herkesi almayacaklar ki. Tavandaki idarecileri sadece.” Cevap geliyor arkadan: “Olur mu abi? Tabanı, tavanı mı var? Onları alırlarsa, gider savcılığın kapısına dayanır; kendimizi ihbar eder ve biz de örgütteniz deriz.”
Ne bu yahu dediğinizi duyar gibiyim. İşte ben de bunu soruyorum, ne bu yahu? İnanın bu türlü manzaraları göre göre Amerika’daki sıkıntımdan iz ve eser kalmadı bende. Rehabilite merkezi gibi geldi bana gezdiğim her yer, konuştuğum her insan, oturduğum her sohbet meclisi. Ve şükür ettim Rabb’ime; bana böylesine iman dolu, cesaret dolu, kararlılık dolu ağabeyler, ablalar nasip ettiği için. Tarihin mutlaka yazacağı bu karanlık dönemlerde sürekli aydınlık soluklayan ve etrafına solukladığı bu aydınlık havayı oksijen gibi üfleyen ağabey ve ablalar ihsan ettiği için. Cemaat, camia, hareket, Hizmet değil ülkenin huzuruna, milletin birlik ve beraberliğine ve devletin neredeyse iflasına doğru sürüklenen Türkiye’de büyük resmi görüp ona göre tavır alan ağabeyler, ablalar lütfettiği için.
Sekine indiği kanaatindeyim
Bir başka husus; sekine. Ben şahsen sözünü ettiğim “devletin vicdanı” ve milletin ruhu olduğuna inandığım “yurdum insanlarına” Allah’ın sekine indirdiği kanaatindeyim. Sübjektif bir yorum bu. Amenna. Objektif değil ve kimsenin inanmasını da beklemiyorum. Zaten inanç mevzuu değil. Kabul ve tasdik gerekmez. Hatta tenkide de açık. Ama ben başka türlü izah edemiyorum bu insanlardaki korkusuzluğu, pervasızlığı. Bir ülkenin Başbakan’ı seçim meydanlarında “İn’inize inecek, zamanı geldiğinde, 30 Mart’tan sonra şunu bunu yapacağız” diye tehditler savuruyor ve onlar bunu alaya alıyor, istihza ile karşılıyor. “Hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir” vecizesi aklıma geldi her nedense şimdi!
Ha, sekine ne derseniz? İnsanlara en zor şartlar altında bile gönüllerine inşirah veren, sükûnet hali hasıl eden bir haldir. Hocaefendi, bunu şöyle tarif eder: “Sekîne; sükûn kökünden, vakar, ciddiyet, mehâbet, ünsiyet; ruhta dalgaların dinmesi ve sâkinleşme manalarına gelir ki, hafiflik, huzursuzluk, kararsızlık ve telâşın zıddıdır.” Sekine, Allah’ın ihsanı olduğu ve Allah’tan gelen şeyler hep “yukarıdan aşağıya doğru indiği” için genelde halkımız bu kelimeyi “sekine indi” şeklinde kullanır ki katılmamak mümkün değil. Savaşın başlangıcında bozgun yenip dağılmaların söz konusu olduğu Huneyn’de nazil olan sekine, bu konuda sizlere bir fikir verebilir. İsterseniz şu ayete bakın: Andolsun Allah size birçok yerde, Huneyn gününde de yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti; ama o, hiçbir yarar sağlamamıştı. Derken bütün genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelivermişti.. nihayet bozularak arkanızı dönmüş (kaçmaya başlamış)tınız. Sonra Allah, Resûlü’nün ve mü’minlerin üzerine sekînesini (güven veren rahmetini) indirmiş ve sizin görmediğiniz askerler gönderip kâfirleri azaba çarptırmıştı (bozguna uğratmıştı)…” (Tevbe, 9/25-26)
Bu yazıyı yazdığım gün Başbakan’ın Adana’da söylediği, “İyi ki 17 ve 25 Aralık oldu.” sözlerine bir esnaf ağabeyin cevabı; “İyi ki 17 ve 25 Aralık oldu. Biz kendi dar çerçevemizde kendi kendimizle oturup kalkıyorduk; şimdi hiçbir parti ayırt etmeden toplumun bütün katmanları ile diyalog halindeyiz.”
Son sözlerim yurtdışında yaşayanlara; gazete manşetlerinden gördüğünüz Türkiye’den farklı bir Türkiye var benim gördüğüm. Bana inanmıyorsanız, gelin kendi gözlerinizle görün, rahata erin.








