Nefret suçu muhtevasını çoktan aşan hakaret, iftira ve tezviratları yapıp ardından “Herkese hoşgörü ama…” diye başlayan cümlelerden iyice sıkıldım artık.
Ramazan’da Amerikalılarla, oruç temalı konuşmaların yapıldığı geniş katılımlı bir iftar yemeğinde beraber olduk. Zulme sessiz kalma, zulmü yapmakla aynı çizgide mi mütalaa edilir?
Biribirinden kopuk ve bağımsız gibi gözüken bu üç cümleyi yazının sonunda birleştireceğim. Belki de insanlığın yeryüzüne ayak basmasından itibaren insan zihnini meşgul eden bir soru ve sorun var; “Öteki var mıdır ve eğer varsa varlığı sorun mudur?”
El-cevap; tabii ki vardır. Kadın erkeğe ötekidir; çünkü cinsî kimlikleri farklıdır. Türk, Kürt’e ötekidir; çünkü etnik kimlikleri ayrıdır. Müslüman, gayrimüslime ötekidir; çünkü dinî kimlikleri farklıdır. Liberal komüniste ötekidir; çünkü ideolojik düşünceleri farklıdır. Fenerbahçeli Galatasaraylıya ötekidir; çünkü tuttukları takım farklıdır. Daha uzatabiliriz. Dolayısıyla öteki yoktur deme her şeyden önce ontolojik ardından da özgür iradelerimizle yaptığımız tercihlerimiz açısından yanlıştır.
Anlaşıldı; öteki var. Pekala ötekinin varlığı sorun mudur? El-Cevap; tamamıyla bakış açısına, kabul veya redde bağlı. Bu bir. “Allah dileseydi bütün insanları bir ümmet yapardı.” ayeti buna işaret ediyor. Yani ötekinin varlığı bizatihi Allah’ın iradesi ve meşieti gereği. Aksi halde ayette denildiği gibi Allah isteseydi herkesi aynı ırktan yaratırdı, herkesin aynı dine inanmasını, aynı ideolojiyi kabullenmesini sağlardı bile diyebilirsiniz.
İki, ötekini kabulden sonra yapılacak şey, ötekini ötekileştirmemektir. Herkesin, her grubun kendisini bir bütünün parçası olarak görüp hayatı yaşanmaz kılan çekişmelere, tartışmalara, kavgalara, savaşlara son vermesi ve dünyayı kardeşlik beşiğine çevirmesidir. Zaten insanın eskilerin ifadesiyle “medeniyyu’t-bi’t-tab” olması da bunu gerektirir. İlahi iradedeki bu sırrı tam olarak anlaşılamadığı için Habil ve Kabil’den bu yana kavga ve savaş vardır insanlar arasında.
İşte tam da bu noktada iki iradenin aynı istikamette bir araya gelmesi gerekir barışın olması için. “Savaş yapmak için tek, barış yapmak için en az iki kişi olmalıdır.” bunu ifade sadedinde söylenmiş bir sözdür ve doğrudur. Bu zaviyeden bakınca -şahıslardan, gruplardan bağımsız bir şekilde söylüyorum- ötekini kabul veya reddetmede 3 ayrı model görüyoruz.
Bir; öteki ile ayrılıklarımız birleşme noktalarımıza göre alabildiğine az. Öyleyse ayrılıklarımızı kaale almaz, karşılıklı olarak bunları hoşgörü ile karşılarsak birlikte barış içinde yaşayabiliriz.
İki; öteki ile ayrılıklarımız o kadar farklı ki bu ayrılıklar bizi birbirimize düşman yapmasa da en azından rakip yapar. Dolayısıyla öteki ile ilişkimiz ancak ve ancak rekabet zemininde olacaktır. Başka türlüsü düşünülemez. Bir zamanlar Batı dünyasına entegre konusunda bazılarının söylemlerini bu açıdan değerlendirebilirsiniz.
Üç; öteki ile ayrılıklarımız o kadar kesin ve net ki bu ayrılıklar benim varlığım için tehdittir. Tehdidin olduğu yerde de güvenlik ortaya çıkar ve her şey güvenlik zaviyesinden ele alınır. Öyleyse bu sınıfta yer alan öteki düşmandır ve münasebetlerimiz hasmâne bir zeminde cereyan eder.
Bu üç farklı bakış ve kabul “biz” ve “onlar” söyleminin kullanılış seviyesinde kendini gösterir. Evet hepsinde de “biz” ve “onlar” vardır; vardır ama ilk grupta alabildiğine yumuşak, ikincisinde biraz sert, üçüncüsünde ise sertliğin en son sınırı ve tonundadır.
Bu üçlü ‘öteki’ tasnifinde gruplar arasında geçiş söz konusu olmaz mı? Elbette olur. Bunun için ön şart, empati yapmadır. Garazsız ve ivazsız bir biçimde başkasını kendisinin, kendisini başkasının yerine koymanın adıdır empati. Efendimiz’in (sas) “kendisi için istediğini insanlar için isteme veya istememe” diye anlattığı şey işte tam da budur.
Bayram sonrası bir çay içimlik muhabbet esnasında Hocaefendi’ye soruldu: “Zulmü yapanlarla zulme seyirci kalanlar uhrevî vebal açısından aynı yükü mü yüklenirler?” Soruyu dinlerken cevabı hazırdı Hocaefendi’nin. Muhatabının üç-beş cümlelik bu sorusunun bitmesini beklerken yerinde duramamasından, ‘bitse de bir an önce cevabını versem’ şekliyle özetlenebilecek tavrından anlamak mümkün bunu.
İki cümleden oluşuyor cevap. İlki bir hadis-i şerife telmihen söylenen beyan, ikincisi ise kendi yorumu. “Zulüm karşısında susan, seslerini çıkarmayanlar dilsiz şeytandır. Eğer genel yapıyı biliyorlarsa bazen zulümler karşısında sükût edenler zalimlerden daha aşağı olurlar. Derk-i esfel…” Derk-i esfel, daha aşağı dereke demektir ki derekenin müspet manadaki karşılığı derecedir, mertebedir ki ayette yer bulur kendine bu tabir. Şöyle diyor ayet: “Şu kesindir ki münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar. Onları oradan kurtaracak bir yardımcı da bulamazsın.” (Nisa, 145)
Başa dönüyorum; Amerikalılarla beraber bir otelde yaptığımız iftar sonrası “herkese hoşgörü ama…” söylemlerini, artık İngilizcede ‘otherize’ diye fiilleşen ve ‘othering, otherization’ formları ile de kullanılan kelimelerin tedai ettirdiği şeylerle, ayyuka çıkan zulümler ve bu zulümler karşısında sessiz duranları düşündüm. Din, dil, kültür, meslek onca farklılıklarımıza rağmen bizi aynı sofrada saatlerce bir arada tutan unsurun ötekini kabulde karşılıklı durulan yer olduğu kanaatine bir kez daha vardım. Zulümler karşısında seslerini çıkartmalarını paylaştığımız değerlerin azlığına rağmen değerler, ilkeler ve prensipler etrafında örgülenen dünya görüşleri olduğu çıkarımını yaptım. Ve idare edeniyle edileniyle hepimizin “biz ve onlar” ekseninde oturan kimlik inşasının üzerinde düşünülme zamanının gelip geçtiğine inandım. Paylaşılmış veya ortak kimliklerimizin üst kimliğimize destek verdiğini ve bizi bir arada tutan bir unsur olduğunu gördüm.
“Herkese hoşgörü ama…” diye söze başlayanlar devletin tüm imkânlarını seferber edip gayri meşru her türlü vesileyi kullanarak ötekileştirdikleri ötekilerini yok etmek istemelerine bir baksınlar. Belki bu bakış ötekini kabulde nerede durduklarının muhasebe ve murakabesine vesile olur!
Olur mu? Çok ümitli değilim, ama inşallah diyelim. Kalpler Allah’ın elinde. Fakat şunu da unutmayalım; kaybetme kuşağında kazanma Müslüman’ın en ayrıcalıklı özelliğidir. Tabii kendisini kaybetme kuşağına iten hadiselerin Allah’tan geldiğine inanması şartıyla. İşte Efendimiz’in (sas) beyanı: “Mü’minin işi hayrete şayandır. Zira işinin hepsi onun için hayırlıdır. Bu özellik yalnız mü’mine özgüdür. Zira sevinirse şükreder. Bu ise onun için hayırlıdır. Başına belâ gelirse sabreder. Bu da onun için hayırlıdır.”
Kaynak: http://www.zaman.com.tr/ahmet-kurucan/oteki-vardir-ama-kimdir_2235269.html








