ABD yarın sandık başına gidiyor.
Son yılların en çekişmeli ara seçimi yapılacak. Böylece günlerdir süren “Senato’da Demokratlar mı yoksa Cumhuriyetçiler mi çoğunluğu ele geçirecek” tartışması da son bulacak.
Anketler ve kamuoyu araştırmalarına göre en az on eyalette kafa kafaya bir yarış var ve genel kanı Senato’da Cumhuriyetçiler’in üstünlüğü ele geçireceği şeklinde. Bunun anlamı şu; zaten Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu olmayan Obama, geride kalan 2 yıllık görev süresince Senato’da da çoğunluğu kaybetmiş olacak.
Böylece Obama için işler biraz daha zorlaşacak. Önümüzdeki iki yıla ilişkin projeksiyonlarda bu durumu göz önüne almakta fayda var.
Herkesin malumu olduğu üzere Türk Amerikan ilişkileri pek rayında gitmiyor.
Ankara ile Washington arasında sadece görüş ayrılıkları değil pratikte de giderek büyüyen bir boşluk var. Öyle ki yarın seçime gidecek bir ülkenin ana akım medyasının manşetlerinde Erdoğan’a ‘çakan’ haberler var.
Mesela New York Times’in cumartesi günkü (Hem ABD hem Uluslararası baskısının) manşetinde Erdoğan’ın yeni sarayı vardı. ‘Erdoğan’ın hırsını gösteriyor’ başlığıyla verilen haberde pek de hoş şeyler söylenmemişti. Washington Post’ta da benzer yazılar sıklıkla çıkıyor.
Sadece Amerikan basınının genel havasına baksanız bile ekstra bilgiye ihtiyaç duymadan ‘yolunda gitmeyen bir şeyleri’ görmeniz mümkün. Çünkü NYT ve Washington Post gibi ana akım gazetelerde son günlerde PKK ve Kürt meselesi ile ilgili ‘farklı bir çizgi’ var.
‘Yeni Türkiye’ illüzyonu
Unutmamak gerekir ki ABD, Ankara ile ters düşmemek için PKK ile ilgili konularda uzun yıllardır çok dikkatli bir dil kullanıyordu. Bugün ise yönetime yakınlığı ile bilinen gazetelerde PKK için ‘özgürlük savaşçıları’ türü yorumlar çok yaygın.
CNNint gibi televizyonlarda ise iş artık PR olarak algılanabilecek boyutlara ulaştı. Bu tip haberlerin etkili mecralarda yoğunlaşması ‘PKK konusunda farklı bir ajandanın işlediği’ şeklinde yorumlanıyor.
Oysaki çok değil daha birkaç yıl öncesine kadar ABD basınında Türkiye ile ilgili övgü dolu haberler çıkıyordu. Hatta TIME dergisi Kasım 2011’de ‘Erdoğan’s Way’ kapağı ile çıkmış ve Erdoğan için “Türkiye’nin İslam yanlısı lideri; laik, demokrat ve Batı dostu ülkesini bölgesel bir güce çevirdi” demişti.
AKP ve Erdoğan’ın ‘eski Türkiye’ye ait alışkanlıkları bitireceği, şeffaf ve demokratik bir anayasa yapacağı’ beklentisi sadece Türk seçmende değil dünya başkentlerinde de vardı.
Ama gelin görün ki AKP’deki demokratikleşme çabaları(!) ilkesel değil kendi iktidarını temin için araçsal bir adımmış. Maalesef 12 Eylül 2010 sonrası attığı tüm adımlar Erdoğan ve kabinesinin kendi iktidarını pekiştirmeye yönelik oldu.
17 Aralık sonrası attığı adımlar ise ‘Yeni Türkiye’ illüzyonu altında ‘yeni bir rejim’ inşasından başka bir şey değil.
Hele hele düne kadar MGK’nın, ‘Kırmızı Kitap’ların mağduru olmuş bir siyasi parti bugün ‘tüm cemaatleri’ düşman olarak ‘ulusal tehdit’ yapmışsa yabancı ülke liderlerini ya da onların basın kuruluşlarını eleştirmeden kendimize bir bakmamızda fayda var.
Her şey bir yana “Benim iktidarımda Müslümanlar’a en ufak bir zarar gelmeyecek” diyen Erdoğan’ın, ‘paralel yapı’ söylemiyle tüm dini cemaatleri tehdit olarak Kırmızı Kitap’a sokan Erdoğan’a dönüşmesi siyasi tarih açısından hazin bir örnek.
Bu arada ‘kupon arazi peşinde koşmaktan’ fark etmemiş olabilirler ama Ermeniler 2015’e yönelik çok büyük bir kampanyaya hazırlanıyorlar ve bu kadar kritik bir dönemde Washington’da Türkiye’nin dostu kalmadı denebilir. Üstüne bir de ‘paralel yalanlarla’ ABD’de ciddi bir lobi gücü olan kurumlar dışlanıyorlar. Mesela Washington Büyükelçiliği’ndeki 29 Ekim Resepsiyonu’na bile yasaklılardı.
Özetle, Erdoğan ve AKP’nin ‘ustalık dönemi’ne ait satabileceği bir hikâyesi yok. Ne demokratik bir anayasadan ne vesayetle mücadeleden ne de adaletten bahsetmek mümkün değil.
Hele hele, Avrupa-ABD gibi yerlerde ‘paralel devlet’ söylemleriyle bildiğiniz üçüncü sınıf diktatörel yönetimlerde göreceğiniz uygulamalarınıza asla taraftar bulamazsınız.
O ‘hikâyeye’ ancak kendi ‘havuzunuzun sakinleri’ inanır…








