Kuzey Osetya’daki trajedi, 11 Eylül sonrası duymaya çok alıştığımız bir çağrıyı yine gündeme getirdi. Arasında Batı’dan ve Türkiye’den isimler bulunan büyükçe bir koro, Müslümanlardan terörle arasına mesafe koymasını, İslam alimlerinden terörü kınayan fetvalar yayınlamasını istiyor.
Madrid’deki terör saldırısının ardından da Avrupa’da yaşayan Müslümanlar benzer bir baskıyla karşı karşıya kalmış, Avrupa medyası günlerce Müslümanlara “Teröre karşı niçin yürüyüş yapmıyorsunuz?” diye sormuştu. Özü itibarıyla bu çağrıda bir yanlışlık yok. Ancak onu dile getirenlerin sorumluluğu üzerlerinden atarak kolaya kaçışını gösterdiği için bazı sakatlıklar taşıyor.
Öncelikle içerdeki bazı kişilerin, Müslüman ülkelerde yaşayan ve kendilerini Müslümanlardan ayrı bir grupmuş gibi görerek sürekli bu çağrıyı tekrar etmesi, bir işgüzarlığa işaret ediyor. Sadece Türkiye örneğine bakarak bile, 1 buçuk milyarlık İslam dünyasında yaşayan ezici çoğunluğun terörle ilgisinin olmadığı görülebilir. Türkiye’de şiddetle özdeşleşen, ancak asla toplumu temsil etmeyen iki marjinal grup olmuştur. Bunların ilkinin ortaya çıkışındaki kirli hesaplar artık herkesin malumu. İkincisi ise ciddi psikolojik sorunlar yaşayan ve birkaç düzineyi geçmeyen taraftarı olan bir grup. Ayrıca bu çağrıyı yapanların hepsi Türkiye’deki Müslümanların terör olaylarını en sert şekilde kınamaktan geri durmadığını bilir.
İslam dünyasında şiddet olaylarının yaşandığı ve Filistin, Keşmir, Çeçenistan gibi terörün bir yöntem olarak benimsendiği birkaç bölgenin bulunduğu inkar edilemez. Ancak bunlar, bütün dünyanın çözmekten aciz kaldığı, kronikleşmiş siyasi sorunların yaşandığı bölgelerdir. Dolayısıyla bunlara bağlı terör olaylarını ele alırken, din faktöründen çok belirli siyasi, sosyal ve psikolojik şartların oluşturduğu zemini tartışmak gerekir. Bu açıdan bakıldığında Müslüman, ateist ya da Hıristiyan olmanın bir farkı yoktur.
Nitekim çok farklı dinlere mensup insanların yaşamasına rağmen, benzer siyasi sorunların bulunduğu Kuzey İrlanda, Bask bölgesi ve Sri Lanka’da da terör bir olgu olarak karşımıza çıkar. Özetle ne insanlık terörle ilk kez tanışıyor, ne de terörü bir yöntem olarak ilk kez Müslümanlar kullanıyor.
Ayrıca Müslümanlardan terörü kınamasını isteyen yerli ve yabancı çevrelerin, bu istikametteki çabalara ne kadar sahip çıktığı oldukça tartışma götürür bir gerçektir. Hayati risk alarak bu çağrı istikametinde terörü lanetleyen ve El Kaide lideri Usame bin Ladin’e karşı bizzat tavır koyan Müslüman düşünür Fethullah Gülen’in görüşlerine Batı medyasının ve kendi medyamızın gerektiği gibi sahip çıktığı söylenebilir mi? Hatırlarsanız, gazetemizde Gülen’le yapılan ve terör konusunda önemli mesajlar veren röportaj amacından saptırılarak ‘ateist’ tartışmasına dönüştürülmüştü.
Diğer yandan Batı medyasının İslam dünyasıyla ilgili haberlerdeki marjinali ve kötüyü öne çıkarma hastalığının da kitaplara konu olduğunu biliyoruz. Bir hafta önce ABD’ye gittiğimde satın aldığım, New York Times’ta neredeyse yarım sayfaya yakın yer bulan ‘Kör Ömer’ haberini görünce olumsuz kanaatim iyice pekişti. İsimleri terörle özdeşleşen ve İslam dünyasından marjinal bir çevreyi temsil eden fotoğraflara cömertçe yer verilirken, medeniyetler arası savaş senaryolarını boşa çıkarma ümidiyle yeryüzünde barış adacıkları oluşturma gayretinin büyük oranda göz ardı edilmesi, ‘terörü kınayın’ diyenlerin çelişkisini ortaya koyuyor.
Terörün ortak tanımının yapılamaması, onun siyasi müdahale ya da baskıyı gizleme aracı olarak kullanılması gibi gerçekler unutularak sağlıklı bir yaklaşım geliştirilebilir mi?
Evet, bir parçası olduğumuz İslam dünyası en az 150 yıldır hasta yatağında ve terör de bütün bu hastalıkların sonuçlarından sadece biri. Bu meseleye köklü çözüm bulmak, kınamaların ötesinde derin tefekkürleri gerektiriyor. Üstelik dünya bir köy haline geldiğine göre bu da sadece Müslümanların değil, herkesin görevi.








