
Tarih boyunca her medeniyet, kaynağını kendi özünden ve değerlerinden alan bir edebiyat ve sanat ortamı oluşturmuş; insanların yaşadıkları coğrafyayla, toplumun değer yapıları ve inancıyla, çevreyle ve insan ilişkileriyle oluşan etkileşimde, gelecek kuşaklarda kalıcı değerler meydana getirmişlerdir. Medeniyetlerin oluşumunda farklılıklar, şüphesiz en önemli rolü üstlenir. Medeniyetler, farklı kültürlerin ortak değerler ile bir arada yaşayabilme kabiliyetiyle oluşur.
Günümüz kanaat önderlerinden Fethullah Gülen, medeniyetle alâkalı görüşlerini gerek makalelerinde gerek sohbetlerinde ve gerekse kitaplarında birçok kez dile getirdi. İlhamını ondan alan Gönüllüler Hareketi’nin, dünyanın hemen her yerinde açtığı Türk Okulları vasıtasıyla, yaşadığımız toprakların gelenek ve göreneklerini, kültür ve medeniyet hazinelerini, dilini, muhabbetini, kucaklayıcılığını tüm dünyaya duyurması, yeni yetişen gençlerin bilinçli bir insan olmalarına yönelik yapılan çalışmaların başlamasına vesile oldu. Ali Osman Dönmez’in kaleme aldığı Bir Medeniyet Tasavvuru Çerçevesinde Fethullah Gülen ve Edebiyat adlı kitap, medeniyet düşüncesi bağlamında Fethullah Gülen’in, sanat, estetik ve edebiyat perspektifini ortaya koymakla kalmıyor, aynı zamanda O’nun medeniyete yüklediği manayı, idrakini ve zihni alt yapısını daha iyi kavramamıza yardımcı oluyor.
Kadim geleneği çağın ruhuyla buluşturmak
Gülen’in medeniyete yüklediği manayı tam olarak anlayabilmemiz için, onun hayatına, yaşayışına, yaşanılan olaylar karşısındaki duruşuna ve çevresindeki insanlarla kurduğu ilişkilere bakmak gerekir. Çünkü Gülen, öncelikle çok yönlü bir alimdir; salt bir şair, mütefekkir ya da lider değildir. Çağın ruhunu yakalayarak, düne saygı çerçevesinde, bugüne adalet ve geleceğe miras bırakabilmenin zihnî faaliyeti, eylemsel duruşu içerisindedir. Gülen’in yorumları, sadece bugün için söylenmiş yorumlardan ziyade ruh ve mana mimarı olarak insanların hayatı nasıl inşa edeceklerine ve gelecek kuşaklara nasıl bir medeniyet bırakacaklarına yönelik bir bilinç içerir. Fethullah Gülen’in dile, sanata, hikâyeye, şiire ve romana yüklediği anlam, kadim geleneğin, çağın ruhuyla buluştuğu noktadadır ve Gülen, insanın kendisiyle, çevresiyle ve Rabbiyle kuracağı bağların, medeniyet merkezli olmasının önemini her fırsatta dile getirir.
Anadolu mayasını geleceğe taşımak
Sanatın, özellikle de edebiyatın, medeniyetin kuruluşuna katkısı büyüktür. Kadim gelenekleri bugüne taşıyan edebi formlar ve biçimlerdir bunlar. Medeniyetlerin bunalım ya da fetret dönemlerinde sanat ve edebiyat, adeta yaklaşmakta olan felaketin, toplumun karşılaşacağı korkunç bir sarsıntının önsezisiyle, toplumun bilinci ve vicdanı olma görevini yüklenir. Edebiyat bu haliyle özünü taşıdığı medeniyeti gelecek kuşaklara aktarırken hem hayata, hem insana hem de geleceğe dair izler taşır. Fethullah Gülen, Nihat Dağlı’nın ifadesiyle mayayı mekâna çalarak insanın mekânla olan ilişkisinin formunu belirler, mekânın ruhunu insanın ruhuyla ilişkilendirerek insanı sahip olunan medeniyetin bir taşıyıcısı haline getirir. Bireyin edebi inşasını ve ahlakını çok önemseyen Gülen, ‘Anadolu Mayası’ dediğimiz formun gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamaya adamıştır kendisini. Her yıl yapılan Türkçe Olimpiyatları bu bağlamda çok önemli bir çabadır. Sadece bu örnek üzerinden dahi Gülen’in edebiyatı nasıl hayatın ve dolayısıyla medeniyetin merkezine üslubunca ve incelikle yerleştirdiğini okumak mümkün.
Ali Osman Dönmez’in hazırladığı kitabın bu açıdan alanında ilk olduğunu belirtmekte fayda var. Dileriz ki, Fethullah Gülen’in, edebiyatı, hayatın ve medeniyetin merkezine, toplumun en küçük yapıtaşı olan ailenin ve aile bireylerinin kendi aralarındaki ilişkilere nasıl dağıttığına, nasıl incelikle yerleştirdiğine dair bundan sonra daha çok çalışmalar yapılır.
Hızla yarıştığımız modern dünya, bizi bize unutturuyor; edebiyatı, üslubu, sanatı ve estetiği hayatımızdan çıkarıp bizleri korkunç bir karanlığa doğru sürüklemeye çalışıyor, imajların dünyasında insanı insana esir ediyor. Toplum olarak Gülen’in zihni alt yapısı ve medeniyetin kalbine edebiyatı nasıl yerleştirdiğiyle ilgili çalışmaların yapılmasına ciddi bir şekilde ihtiyaç duyuyoruz.
KİTAPTAN
Edebiyat laf ebeliği değildir
San’at eserinin ‘temel’ini oluşturan ‘gerçek’in önce san’atkârın rûhunda bir ‘öz’ olarak belirdiğini, sonra bu ‘öz’ün hissedildiği andan itibaren eserin, malzemesine göre san’atkâr tarafından adım adım sözle, kalemle veya çekişle kristalleştirildiğini belirten Hocaefendi, buna bağlı olarak kültür ve medeniyet değerlerini sözle ifade eden ve derûnî bir tarafı bulunan edebiyatın laf ebeliği, beğenilen sözler üretme mesleği olmadığını söyler. Ona göre ‘her san’atkâr gibi edebiyatçı da kâinat gerçeğindeki renk, şekil ve çizgilerde hep kendine ait bir şeyler aramaktadır. Aradığını bulup ifade edebildiği gün kalemini kıracak, fırçasını atacak, hayret ve hayranlık içinde kendinden geçecektir.’
İnancımız resmedilemedi
…Hocaefendi, İslâm tarihinin belirli bir döneminde İslâm san’atının zirveye çıktığını; fakat Osmanlı’da belirli bir dönemden sonra ‘bizim ruhumuzun zayi edildiğini’ ve buna karşılık Batı taklitçiliğinin baş gösterdiğini belirterek, gelinen nokta itibariyle inancımızın bütün fakültelerinin, duygu ve düşüncedeki sonsuzluğun resmedilemediğini vurgular. Ona göre bunun temel sebebi, bir dönem pozitif bilimlere de kapalı kalan medreselerin san’at ve estetik gibi konulara çeşitli açılardan imkânlar sağlayan tasavvufa da tamamen kapılarını kapatmasıdır. Bütün bunlar, beraberinde ufuk daralması ve ‘dünya küçülmesini’ getirmiştir. Hocaefendi’ye göre bu küçük dünya, büyük düşünce ve san’at meyveleri vermekten oldukça uzak bir duruma düşmüştür. Medrese bu mevzuda katılığıyla, bizde san’at ruhunu öldürmüştür.








