Şiddet Şiddetle Önlenmez

Home » Türkçe » Basından » Haberler » Şiddet Şiddetle Önlenmez

Fethullah Gülen Hocaefendi ile görüşme fırsatını yakalamıştık. Bazı sorularımız vardı. Aynı günlerde Fransa’da patlak verip çevre ülkelere de yayılma istidadı gösteren olaylar görüşmenin seyrini değiştirdi. Sınırlı vakti kullanırken güncel olaylar görüşmeye damgasını vurdu. 1789 devriminin beşiği Paris, alev alev yanıyordu. Görüntüler, tarihi Bastil Hapishanesi’nden salıverilen mahkumların şehre dağılmasını andırıyordu. Ya sonuçları? Paris bu kez de varoşları hareketlendirir miydi? Gülen Hocaefendi’yi bulmuşken bunları sorduk.

Paris’i konuşurken Bozüyük olaylarını hatırladık. Karşı hareket düşüncesiyle Diyarbakır’a 29 Ekim yürüyüşü yapmak isteyenler geldi aklımıza. Tam yaptığımız işin heyecanıyla metni yazıyorduk ki, Şemdinli olayları patlak verdi. Haftalık dergi periyodunun azizliğine uğramıştık. Yaptığımız işi aynı gün yayınlayamamak, konuştuğumuz konularla ilgili olarak cereyan eden gelişmelerin gerisinde kalmamıza sebep olmuştu. Ve bizim de Fethullah Gülen Hocaefendi’ye tekrar ulaşıp sorma imkanımız yoktu.

Bahadır Berk: Fransa da başlayıp adım adım komşu ülkelere de yayılma meyli gösteren hadiseleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Fethullah Gülen: Tarihte ilk defa böyle bir hadise zuhur etmiyor, hususiyle Fransa kendi tarihi itibariyle değişik hercümercler yaşamış bir ülkedir. Bunların en önemlisi Fransız İhtilal-i Kebiri’dir ki, Rus ihtilali gibi büyük bir ihtilaldir; dünyada tesirleri görülmüş, beraberinde değişik farklı mülahazalar da getirmiştir. O dönemde çok kan dökülmüş, hatta ihtilal kendi temsilcilerini bile kurban etmiştir. Hergün giyotinle binlerce insanın kellesi alınmıştır. Ve ihtilal, âdetâ kendi kendini yiyip bitirmiştir. Öyle ki, bir gün, Danton’ı astıran Robespierre, ona sorar: “Son arzun nedir?” Danton, “Bir arzum yok.” der; “Nasıl olsa sepette kellelerimiz bir araya gelecek.” Yani kesen de kesilen de hepsinin kelleleri aynı sepette bir araya gelmiştir onların.

BB: İhtilal şartlarında her şey çığırından çıkabiliyor…

FG: Evet, Fransa bunu çok iyi biliyor. İhtilal esnasında serbest bırakılan mahpuslar koskoca bir milleti hercümerce uğratmış, sarayları yağmalamışlardır. Bütün ihtilallerde olduğu gibi kargaşaya zemin hazırlayanlar mantık ve muhakeme tanımadan şiddete başvurmuşlardır. İhtilalcilerin safında rol almış ve üst seviyeye kadar yükselmiş birisi anlatmıştı: “Hiç esbab-ı mucibesi yoktu.” diyor. “Devleti idare eden adamın odasına girdik. Bir de ne göreyim, benim seviyemde olan insanlar o devlet başkanının yatağının üstüne çıkmış zıplıyorlar. O psikoloji ile ben de çıktım. Bir iki zıpladım, sonra kendi kendime dedim ki ‘Yahu bu milli servet değil mi? Niye tahrip ediyoruz bunu! Adamı alaşağı ettik fakat bunu tahrip etmenin alemi nedir, bu bir hezeyan değil mi?’ dedim. Sonra belki o halime muttali olurlarsa beni de derdest ederler diye hemen oradan ayrıldım.” diyor.

BB: İhtilal psikolojisi bir nevi tahrip psikolojisi mi?

FG: Hatta hakperestlik adına bile olsa, eğer ruhlar azgınlaştırılmışsa, o ruh haliyle duygular ortaya konulduğu zaman denge korunamaz, sırat-ı müstakim dışında davranışlar ortaya çıkar. Fransız ihtilali de böyle olmuştur, büyük bir hercümerc yaşanmıştır. Arkadan Napolyon gelmiş yine aynı minval üzere devam etmiş. Biz De Gaulle’ün dönemini idrak ettik. Ona karşı da suikastlar tertip edildiğini biliyoruz. Avrupa’da bu tür hercümercler yaşanmıştır. Max Weber de bu konulara temas eder. Fakat bu olayların altında daha ziyade kapitalist mülahazalar ile işçi hakları filan vardır. Şimdi burada da hapishaneler boşalsa, Amerika’da da her şey altüst olur, hercümerc olur, çünkü tahrip kolaydır. 100 tane insan bir şehrin altını üstüne getirir. Biz de küçük çapta bu türlü tahriplere şahit olduk. Ayaklanmaların, isyanların, başkaldırmaların karakterine bir parça da olsa işaret etmek için bu konuyu arz etme gereği duydum.

BB: Paris olayları sıradan bir ayaklanma mıdır, daha derin sebepleri bulunan bir içtimai hadise midir?

FG: Evvela, bu tür meselelere çok dikkatli ve temkinli yaklaşılmalıdır. Bu olaylar “Müslümanca yaşamak isteyenler vardı. Onlara baskı yapılıyordu. Başörtüsü problem oluyordu.” gibi yaklaşımlarla izah edilemez. Belli bir konumda bulunan insanlar çok dikkatli konuşmalıdır. Bence Paris’te cereyan eden olayların Müslümanlıkla bir alakası yoktur. Şimdiye kadar hiç kimse de böyle bir şey demedi.

BB: Yani daha derin sebepler var…

FG: Aslında açıktan olmasa da Fransa’da öteden beri bir örtülü kast sistemi vardır. Hakim bir soylular var ve soylunun karşısında da daha aşağı görülenler var. Yabancı görülenler, taşralı görülenler var. Başka bir yerde de renginden ötürü daha aşağı görülenler vardır. Bu insanlar ikinci sınıf, üçüncü sınıf vatandaş sayılırsa, varoşlarda yaşama mecburiyetinde bırakılırsa ne olur? Bunların hayat sigortası yoktur, teminatı yoktur, güvencesi yoktur. İşsizlik ortaya çıksa ilk defa bu insanları vurur. Ağır bir iş olsa, mecbur kaldıklarından dolayı bu insanlar çalışmak mecburiyetinde kalır. Eğitim problemi önce bunlarda ortaya çıkar. Ve böylece ezilirler, ezilirler ve ezilmişlik psikolojisiyle dolarlar. Canları gırtlaklarına gelir. Türkçemizde “Bardağı taşıran son damla.” denir ya işte öyle patlama kertesine gelirler.

BB: Asıl önemli olan hadiselerin perde arkası yani…

FG: Misal olması bakımından eskiden okuduğum bir şeyi nakledeyim. Kahvede birisi oturuyor. Bir başkası da habire çayını karıştırıyor. Kaşığın çıkardığı sese tahammül edemeyen birinci adam, çayı bardağı aldığı gibi adamın kafasına geçiriyor. Bu reaksiyona mana veremiyorlar ve psikanalizle adamın ruh dünyasına giriyorlar. Görüyorlar ki bu adam gürültülü bir sokakta bulunuyor. Evi de tramvay hattının yanında. Çalıştığı sokak gürültülü, evine geliyor ikide bir geçen tramvayın gürültüsünü dinliyor. Adam sokakta gürültüyle dolmuş, eve gelmiş dolmuş, kahveye gelmiş gürültülü bir ortam var, en son çay kaşığının sesi bardağı taşıran son damla olmuş. Şimdi bu adamın gösterdiği reaksiyon çay kaşığının sesine bağlanarak açıklanamaz.

Bazı insanlar sokağa dökülmüş arabaları yakıyorlarsa bu olayı sadece başörtüsüne ilişilme meselesine ya da üniversitede başkaları gibi okumalarına rahat fırsat verilmemesine bağlamamak lazım. Bu hadiselerin mağrip ülkelerindeki bazı hareketlere, Cezayir’deki bazı hareketlere ve istiklal mücadelelerine uzanan tarafları vardır. Çektikleri sıkıntıların birikimi vardır ve bu birikimin şuuraltında oluşturduğu öyle bir rahatsızlık vardır. Şuuraltında zulme uğramışlık düşüncesi hakim olmaya başlayınca normal hareketler bile mezalim açısından yorumlanır hale gelir. Ne biliyorlarsa hepsi aynı açıdan değerlendirilir ve üst üste teraküm etmiş bu meselelerden ötürü bir yerde de birine ilişilince bardak taşıyor. Meseleyi böyle bir kısım evveliyata bağlamak lazım. Bu insanlar artık taşacak bardak haline gelmiş ve taşmışlar. Şiddete başvurmuşlar. Önlemek isteyenler de daha fazla şiddetle karşılık verme yanlışlığına düşüyor. Günümüzde, teröre, bir kısım başkaldırılara ve asilere karşı bu kabil hatalara düşülüyor. Şiddetin üzerine şiddetle yüründüğü zaman onlardaki şiddet duygusu daha da kabarır. Yani birisi bir yerde diyelim bir fenalık yapıyor. Münhasıran onu belirleyip lokal olarak üzerine gideceklerine, böyle yapmayıp, herkesi potansiyel suçlu olarak görüyorlar. Bir paranoya içine giriyorlar. Öyle ki yani bir adam saatine bakmak için elini cebine soksa tabanca çıkaracak gibi zannediyorlar. Ve böylece, var olan düşman grubunu lokalize etme imkanı varken, bu imkan kaybediliyor, düşmanlığın yayılmasına zemin hazırlanmış oluyor ve önü alınmaz hale getiriliyor. Bugün Ortadoğu’ya müdahale edenler maalesef orada terörü bertaraf etme yerine, kendilerine karşı oluşan nefret hissini daha yaygın hale getirmişlerdir. Kinleri daha bir körüklemişler ve kendilerine karşı olan güveni tamamen kaybetmişlerdir. Karşı taraf azıcık derlenip toparlandığı zaman aklî ve mantıkî olmayacak şekilde çok daha fazla kötülük yapabilir. Şimdi Fransa’da yapılan şeyler de budur yani. Onun için iki tane gence mikrofon uzatıldığında açıktan açığa şöyle dediler: “Ya onlar bizi de kendileri gibi insan kabul eder, bir Fransız’la aynı hakları verirler veya bir dönemde komünistlerin tekrar ettiği gibi ‘Hak verilmez alınır’ deriz ve bu yolla hakkımızı alırız.”

BB: Güçleri yeter mi?

FG: Gücü temsil edenler belki onları ezerler, fakat katiyen şiddete karşı şiddetle karşı koyarak sinelerdeki kini, nefreti bastıramazlar. Sadece Maroklar değil, başka ülkelerden gelmiş ne kadar insan varsa hepsi onlara karşı bir kin ve nefret duymaya başlar. Şiddetle sindirilenler ülkenin bünyesinde zayıflama olduğu zaman aynı şekilde yeniden harekete geçerler. Bu arada kendi içlerindeki siyasi bir kısım meselelerden ötürü bu hadiseleri kendileri tetikleyerek yerlerini sağlama bağlamak istiyor da olabilirler.

BB: Nasıl bir siyasi çıkar sağlanabilir?

FG: Bilindiği gibi Türkiye’nin AB’ye girmesi hususunda devletin başındaki şahıs cömert davranmıştı. Muhalifi, tabanı farklı şekilde hareket ettirdi ve konu referanduma döküldü. Halk evet derse olur dediler. Bazıları bu türlü hadiseleri o istikamette kullanmak istiyor da olabilir. Bir kısım hır gür çıkarıldı şimdi bu türlü hadiseleri o istikamette birisi değerlendiriyor da olabilir.

BB: Bir de kader açısından bakarsak ne diyebiliriz?

FG: Sosyal Tsunami diyebilirsiniz. Allah celle celaluhu sarsıyor. Aklınızı başınıza alın, zulümden vazgeçin, zalimin zulmü varsa mazlumun Allah’ı var. Bu gün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var, diyor. Meselenin bir yanı bu.

BB: Türkiye’de de bir Güneydoğu meselesi var ve büyük şehirlerin etrafında maalesef varoşlar oluşmuş durumda. Çevre ülkelere sıçrayan bu olaylar sizi endişeye sevk ediyor mu?

FG: Türkiye’de bir Güneydoğu meselesi var. Ve aynı zamanda Güneydoğulu pek çok insan büyük şehirlerin varoşlarında yer tutmuşlar; fakat ben gelip o varoşlara yerleşen insanların bütününün o duyguda olduğu kanaatinde değilim. Değişik zamanlarda hem rical-i devlet hem de bir kısım sivil kuruluşlar oralarda yaptıkları anketlere göre halkın yüzde doksan beşi Türk milletinin genelinin “hayır” dediği şeye aynı şekilde “hayır” diyor. Şubat Soğuğu’nda da ifade edildiği gibi “Bu millet bizim milletimiz, bu ülke bizim ülkemiz.” diyorlar. Fakat, Türkiye’de böyle az buçuk ayrı gibi görülen, ya ırk olarak ayrı gibi görülen veya mezhep olarak ayrı gibi görülen, anlayış olarak ayrı gibi görülen, inanan inanmayan, Alevi-Sünni, Türk-Kürt, Çerkez-Abaza filan gibi, aslında karşı karşıya gelmeyi gerektirecek durumları olmayan bir kısım çok küçük unsurları aleyhte kullanmak isteyen ve bunun için toplumun içine gizlenenler var. Devletin dışında, böyle hazırlanmış kuvvet var. Devletin resmi birimlerinin dışında bunlar. Geçen de bir münasebetle arz ettiğim gibi terörü çıkaran, bir yerde kargaşayı çıkaran, başkaldırmayı tetikleyen bunlar.

BB: Bunların varlığı aynı zamanda tehlikenin varlığını göstermez mi?

FG: Bunun için dikkatli olmak lazım. Fransa’dan ibret almak lazım. İstihbarat örgütleri daha bir hassasiyetle çalışmalı Türkiye’de. Fitne daha yuvasından çıkmadan bastırılmalı. Gücünüzü “Bunların gelecekte sistem adına tehlike arz etmeleri muhtemeldir. Şimdiden canlarına okuyalım.” gibi vehimlerle tüketir, kuvvetinizi, dinamizminizi hiç olmayacak mevhum şeylere karşı kullanırsanız gerçek tehlikeyi sezemezsiniz. Cenab-ı Hak basiret ihsan eylesin. Yoksa istihbarat iyi çalışsa, emniyet, jandarma, JİTEM, askeri istihbarat iyi çalışsa mutlaka kendilerine düşen şeyi yaparlar bunlar. Tetikte olurlarsa, valiler tetikte olurlarsa, emniyet teşkilatı tetikte olurlarsa; vaktinde bu işi yapmak isteyen insanlar derdest edilir. Hele birkaç tanesi konuşturulunca işin arkasındaki güçler de anlaşılır, derin devlete ait şeyler de anlaşılır. O zaman buna fırsat verilmeyebilir.

BB: Bu konuda ümitlisiniz…

FG: Aslında, Türkiye Fransa gibi değildir. Türkiye’de ezilen ne Faslı, ne Tunuslu, ne Cezayirli, ne de Marok vardır. Siz ırk olarak meseleyi ele aldığınız zaman da; Ekrat dediğimiz vatandaşlarımız dört asır bizimle aynı kaderi paylaşmış, geçenlerde bir münasebetle arz ettiğim gibi Mezopotamya kökü. Çanakkale’de de beraber ölmüşler, İstiklal Mücadelesi’nde de beraber ölmüşler. Şeyh İdris’in bir imzasıyla dört asır kardeş gibi yaşamışlar, hiçbir problem yok. Problem çıkarmaya kalkılırsa kendi milletimizin içinden de çıkarılır. Mesela, Köroğlu çıkmış, bir Dadaloğlu çıkmış, bir Celali isyanları olmuş. Olabilir, aynı milletin içinden de asiler çıkabilir. Onlardan da çıkmış olabilir, ben bilmiyorum. Bence bunlar bizimle kardeş insanlar. Belki evlenmişsin bunlarla, kız vermişsin, kız almışsın etmişsin… Dolayısıyla, bizim ülkemizde umumiyetle insanların etnik ayrımcılığa dayalı mahrumiyetleri söz konusu değil ki, günümüzde olan bazı hadiseler bardağı taşıran son damla olarak sayılsın. Yok yani, bardağı dolduran bir hadise yok. Herkes asker oluyor, her kesimden general çıkıyor, devlet başkanı çıkıyor. İşte ikinci Cumhurbaşkanımız İsmet Paşa Malatyalı ve Ekrat’tan. Turgut Özal da öyle. Çok kıymetli bir devlet adamı Hikmet Çetin Bey aynı zamanda Türk devletinde çok önemli hizmetler görmüş bir insan. Şimdi de Afganistan’da hizmet görüyor. İşte o da Diyarbakırlı… Bakıyorsunuz Çerkezden de var, Abaza’dan da var, Zaza’dan var, Gürcü’den de var, başkasından da var. Yani hiç kimse burada demokrasinin nimetlerinden mahrum bırakılmamış. Cumhuriyetin nimetlerinden mahrum bırakılmamış. Hiç kimse üçüncü sınıf vatandaş olmamış. Belki bazı Müslümanlara karşı baskı uygulanmış. Fakat düz vatandaş olarak hiç kimseye karşı baskılar uygulanmamış ki; bardak dolsun dolayısıyla son zamanlarda bilmem hangi yanlış hadiseler bardağı taşıran son damla sayılsın. Dolayısıyla Türkiye’de böyle bir hareket olması için meselenin hiçbir mantıkî dayanağı yok.

Bence bu meselenin üzerinde durulmalı. Bir taraftan devlet, bir taraftan da değişik sivil kuruluşlar Doğu’da, Güneydoğu’da, varoşlarda eğitim müesseseleri açmalı… Ayrıca, bizim ülkemizde böyle sazı-sözü dinlenen insanlar vardır. Onlardan faydalanılmalı.

BB: Toplumda bağların çok gevşediği, kuşaklar arası çatışmalar olduğu söyleniyor. Hâlâ etkili olacak kişiler bulunabilir mi?

FG: Erzurum’da böyle bir hadise olmuştu. Makamı cennet olsun, Naim Hoca halkın önüne çıktı, kollarını, Necip Fazıl’ın ifadesiyle makas gibi açtı, “Kalabalıklar burası çıkmaz sokak.” dedi ve durdu kalabalıklar. Ciddi bir vuruşma her zaman olabilirdi. Böyle toplum içinde hatırıyla, nazıyla sinelere oturmuş insanlar vardı. Bunlar bulunur, meşayih de diyebilirsiniz bunlara. Abâ-enced itibar insanları diyebilirsiniz, sadattan olan insanlar olabilir bunlar. Hz. Ali neslinden olan insanlar olabilir. Bunlar bölgede çok müessirdirler. Yani bir taraftan idarî ve siyasî çareler aranırken diğer taraftan da muhtemel öyle bir hareketin köklerini kesme istikametinde daha baştan böyle işin çaresine bakılmalı. Buna isterseniz fitnenin daha baştan önünü kesme manasına “Seddi Zerai” diyebilirsiniz. Allah (c.c)’ın izni ve inayetiyle o türlü şeylere meydan verilmeyebilir. Hatta o büyükler, -bizde aforoz sistemi yok da- yanlışlık yapanları dışladığı zaman onlar toplumun içine çıkamazlar. “Ellerimi açmış sana beddua ediyorum. Bu toplumu karıştıran, Türk milletinin içine kargaşa atan, kargaşa çıkaran insanlara, Allah’a ellerimi açıyorum beddua ediyorum” dediği zaman; onlar lanetlenmiş insanlar gibi toplumun içinde kimsenin yüzüne bakamazlar.

Mesele dört bir yanıyla ele alınmalı bence. Muhtemel -muhakkak görmüyorum ben- arz ettiğim gibi Fransa’da olduğu gibi, meselenin öyle altyapısı oluşmamıştır. Kinler, nefretler öyle doruğa ulaşmamıştır, bardak taşacak hale gelmemiştir. Türkiye’deki hiçbir vatandaş üçüncü sınıf, dördüncü sınıf vatandaş sayılmamıştır. Dolayısıyla öyle bir şeye sebebiyet verecek faktörlerin hiçbiri yoktur. Herkes demokrasinin nimetlerinden, Cumhuriyet’in nimetlerinden istifade ediyor. Ondan istifade etmeye bazı kimseler, bazı kimseler için mani olsalar da bu umumi değildir yani. Bir insanı, bir vatandaş gibi yaşama haklarından mahrum ederler. Bunu ta’mim edip de o ülkede kini, nefreti körüklemenin alemi yoktur. Bazı kimseler gerekirse kendi öz haklarından da fedakarlıkta bulunarak Türkiye’de huzurun yanında olmalıdırlar.

BB: “Muhtemel” kelimesi yine de bir riski çağrıştırıyor. O risk nedir?

FG: Kitle psikolojisi diye bir şey var, buna dair kitaplar yazılmış. İnsanların bir de sürü tarafı vardır. Üç-beş tanesi sokağa dökülünce, öbürleri de hemen ne varmış diye arkasından gider. Dolayısıyla buna meydan vermemek için bütün istihbarat örgütlerinin tetikte olması gerekir. Bana öyle geliyor ki, Emniyet, JİTEM ve Milli İstihbarat Teşkilatı istese Türkiye’de kuş uçurtmaz. Ben şahsen bir vatandaş olarak gönül koyuyorum vicdanımda. Eğer onlara sormadan bir kuş uçuyorsa vazifede kusur etmişlerdir. Onların durumlarını bir gözden geçirmek lazımdır. Çünkü başka noktalarda fevkalade hassasiyetlerini biliyorum ben. Falan öğle yemeğinde ne yedi, akşama ne yemeği hazırlanıyor, sabah kahvaltısında ne kullanacak ona kadar araştırma yapan insanlar Türkiye’de hercümerce sebebiyet verecek hadiseleri bilmiyorlarsa, ben ona bilemiyorlar demeyeceğim; teâmî yapıyorlar, görüyor, görmezlikten geliyorlar, diyeceğim. İçimden öyle geçiyor ki dişlerini sıksalar fitneyi, fesadı yuvasında boğarlar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bizi alakadar eden de odur.

BB: Bu tür hadiselerde dinin uzlaştırıcılığını ve yatıştırıcılığını kullanmak kime düşmektedir; bu zaviyeden neler yapılabilir?

FG: Dinin ferdî ve ailevî hayat planında yaşanması meselesinin idaresi Diyanet teşkilatına verilmiş. Onların belli vazife ve sorumlulukları var. Bunlar halkı irşad edebilirler, halk içinde itibarı, kredisi çok yüksek vaizler, imamlar, müftüler vardır. Devlet fitneye fesada karşı değişik sistemleri harekete geçirirken bu mevzuda işin aslıyla alakalı bir kısım doneleri bunlara vererek, camilerde bu donelerin değerlendirilmesini sağlayabilir. Bunlar halkı uyarırlar. Son zamanlarda yaptıkları bazı şeyleri takdirle karşılamamak mümkün değildir. Yani bir kısım dini aktiviteler varoşlarda yapılsa. Oradaki insanlarımızın gönlü alınsa. Ramazan’da, kandillerde oralarda program yapıp, bazı şeyleri anlatsalar; alet olmalarına engel olmaya çalışsalar. Bunu yapmaya amade müftü ve vaizlerimiz vardır. Allah’ın izniyle istihbari şeylerden daha etkili olabilirler. Fakat bu müessiriyetten bazıları rahatsızlık duyuyor. Naim Hoca bir fitnenin söndürülmesinde müessir olmuştu. Bir yazarımız bunu çok tehlikeli buldu ve şöyle yazdı: “Emekli bir imam efendi ayaklanmış bir toplumu yatıştırabiliyorsa şayet bu demektir ki, ayaklanmasını istediği bir toplumu da ayaklandırabilir.” Maalesef hükümler vehimlere bina ediliyor. Böyle düşünenler var. Geçen gün birisi de diyor ki: “Sen okulunla mokulunla meşgul ol. Nene lazım senin, toplumla alakalı meseleler mevzuunda mütalaanı arz ediyorsun.” Öyle yani… Sanki siz, toplum adına toplumun hayrı adına yapacağınız şeylerde bile onlardan vize alıp öyle yapacaksınız. Hayatını kine, nefrete, tahribe bağlamış; dünyasını düşmanlık üzerine kurmuş düşmanlıktan başka bir şey düşünemiyorlar. Bunlara elinizi uzatsanız ellerini çekerler, elinizi sıkmazlar.

BB: Onlar için yapılabilecek bir şey yok mu?

FG: Tabiatlarını anlayamadığım, yani herhangi bir kategori içinde göremediğim bir kısım hilkat garibeleri var… Onların mütalaalarını anlayamıyorum. Hayır diyor, sizden gelecek iyilik de yerin dibine batsın. Zaten kötülük gibi yorumlanan bir şey olsa sizi iflah etmezler, ama iyilikleriniz bile onu rahatsız ediyor. Bence iyiliğe doğru yürürken ve kötülükleri de savarken bu türlü hilkat garibelerinin anlaşılmaz hissiyatlarını da hesaba katarak ona göre ölçülü ve dengeli hareket etmek gerekiyor. Kendisini ülkeye adamış, cihanda sulh için çalışan, herkesin konumuna karşı saygılı olmak isteyen, evrensel insanî değerler üzerinde kenetlenmek isteyen, her şeyi insanî değerlere bağlamak isteyen insanların tavır ve davranışları bazılarını rahatsız ediyorsa, bence onların o garip hissiyatları da hesaba katılmalı ve onları da azdırmamaya çalışmalı.

Share:

More Posts

Send Us A Message