Üç dört sene önce Norveç’te birisiyle tanışmıştık. “Bir Silah Uğruna” isimli bir roman çalışması yapıyordu. Aksaray’ın köylerinden dedesi, silahı çok sevdiği için sırf bir silah parası kazanmak için Norveç’e gelmiş. O kadarcık bir para kazanıp hemen Türkiye’ye dönecekmiş, ama kader onu bağlamış. Bu sefer bütün köyün insanlarını Norveç’e getirmiş…
Avrupa’da bilhassa Belçika’da pek çok Emirdağlı insanımızla karşılaştım. Bazılarına Ceylan Çalışkan ağabeyin Emirdağlılar için yazdığı şiiri okur, lâtife yaparım. Ama onların bu kadar nüfusla geliş sebeplerini bilmiyorum. Merhum Özcan Civelek gibi olan kahramanlarını da minnetle anarım. Üç senelik Amerika’da geçen yıllarımda da bilhassa New Jersey civarında rastladığım Giresun’un Yağlıdere’sinden gelmiş insanlarımızla çok ahbaplığım olmuştur. O zamanlar 35-40 civarında lokantaları ile bir ağırlıkları vardı. Şimdi daha da artmış… Bilhassa, Mevlid, Regaip, Berat ve Kadir gecelerinde, evi geniş ve müsait olduğu için Ömer ağabeye gider, kandiller için yapılan programlara katılır, gecelerin bereket ve feyzinden istifadeye çalışırdım… Ama aynı yerden bu kadar insanımızın toptan bu bölgeye nasıl geldiklerini bilmiyordum. Onu da sağ olsun arkadaşımız Bekir Bey’den öğrendim… Dedi ki:
“Bir iş için Amerika’ya gitmiştim. Yağlıdereli vatandaşlarımızla karşılaştım. Beni sohbete çağırdılar, davetlerine icabet ettim. Dediler ki: ‘Seferberliğin o kargaşalı, civcivli zamanında Giresun bölgesindeki Rumlar oralardan çekilip gitmişler. Yalnız, Lefter isimli bir çocukcağız herhalde unutulmuş kalmış. Bu kimsesiz, ortada kalmış, küçük yavruyu bizim Yağlıdere’den bir kadın kucaklayıp evine çocuklarının içine getirmiş. ‘- Bu sabi, bu masum bir çocuk… Bundan sonra artık bu da benim bir evladım olacak!..’ demiş. Çocuklarından hiç ayırt etmeden, annesini babasını aratmayacak bir şefkat ve itina ile onu büyütmeye çalışmış. Hatta bazı kendini bilmez densizler Lefter’le eğlenmeye, onu alaya alıp üzmeye çalıştıklarında, hemen yaralı bir aslan gibi gidip onları def ederek Lefter’i şefkat kanatlarının altına almış. Gün gelmiş, Lefter büyümüş. Önce Rusya’ya gitmiş, sonra Yunanistan’a gitmiş, sonra da oradan Amerika’ya geçmiş… Çalışmış çabalamış ve büyük bir iş sahibi olmuş… Bir gün Türkiye’ye dönmüş. Doğruca kendisini büyüten kadının memleketi olan Yağlıdere’ye gelmiş. O kadını aramış. Ama o artık vefat ettiği için bulamamış. Tabii çok üzülmüş. Ona bir türbe yaptırmış. Bir vefa ve bir minnet hissiyle, ‘Yağlıdereliler ben size çok şey borçluyum. Şimdi Amerika’da durumum çok iyi. İşte adresim… Sizi Amerika’ya davet ediyorum… Vize ve oturum işlerinizde, hatta iş bulma konusunda yardımcı olurum. Size kefil olurum. Ne zaman isterseniz buyurun.’ demiş. Böylece bizimkiler ve biz buralara geldik. İyi işler de bulduk, bulmasına; ama ‘Canımızı, parçalarımızı, evlatlarımızı, kendi öz varlığımızı nasıl koruyacağız? Ya buralarda erir giderlerse?’ diye düşünmeye başladık. İşte o sırada Türkiye’de büyük eğitim hamleleri yapan insanlardan bazıları ile buralarda da karşılaştık. Allah onlardan ve onlara rehberlik yapan Fethullah Gülen Hocaefendi’mizden râzı olsun, onların sayesinde çocuklarımıza, genç nesillerimize sahip çıkıyoruz. İmkanımız nispetinde kültür merkezleri ve eğitim yuvaları açmaya çalışıyoruz.’ dediler.”
Bunları duyunca insan “İyiliği yap, denize at, balık bilmezse, Hâlık bilir” demekten kendisini alamıyor.








