Fethullah Gülen, Ulema Geleneğinin Son Islahatçısı

Home » Türkçe » Basından » Köşe Yazıları » Fethullah Gülen, Ulema Geleneğinin Son Islahatçısı

19. yüzyılda İslam dünyasının içine girdiği derin krizi aşmak üzere iki yaklaşım tarzı ortaya çıktı. Biri, yeni bir toplum ve siyasi varlık inşa etmek üzere devlete ve siyasete vurgu yapıyor; diğeri toplumsal ıslahatı, insanın zihniyet değişimini temel alıyordu.

Birinin anahtar terimi siyaset ve devlet, diğerininki eğitim ve ruhsal değişimdi. Her iki yaklaşım tarzı bugün de etkilerini devam ettirmektedirler. Anlaşılır olması bakımından bunlara “Resmî İslam” ile “Sivil İslam” demek mümkün. Fethullah Gülen Hocaefendi bu ikinci çizginin yaşayan en önemli temsilcilerinden biridir. Onu, ulema geleneği içinden gelen bir ıslahatçı olarak görebiliriz.

İslam dünyasının modern tarihe dahil olması ve bu tarih içinde yaşadığı 150 yıllık zorlu bir tecrübeden sonra bugün İslam dünyasında yeni sayılabilecek bir “aydın-ulema” profiline doğru gidildiğini söylemek mümkün. Ernest Genler ve Şerif Mardin, ‘Yüksek İslam’ ve ‘Halk İslam’ı ayırımı yaparak modern Müslüman dünyayı anlamaya çalışırlar. Bu kavramsallaştırma yanlıştır. Zira aslında İslam toplumu tarihsel ve entelektüel olarak Havass ve Avam olmak üzere iki ana gruba ayrılmaktadır. İslam toplumunda inanç aynıdır, seçkinlerin veya okumuşlar ile ümmi halk kitlelerinin inançları temelde farklılaşmaz. Farklılaşan dil, anlatım ve söylem düzeyleridir. Ancak nasıl Divan edebiyatının en seçkin ismi Baki ile halk şairi Karacoğlan veya Mevlana Celaleddin Rumi ile Yunus Emre arasında farklı inançlar söz konusu değilse, Müslüman dünyanın Havass’ı ile Avam’ı arasında da iman, amel, dünyaya bakış ve hayatın anlamıyla ilgili temel farklılıklar yoktur.

Ulema-aydın tipinin belirgin temsilcisi

Geleneksel önderlik doğrudan Kitabi İslam’ı referans alan Ulema’da veya Ümmi İslam’ın çok itibar ettiği Mürşid’de toplanmıştı. Modernlikle birlikte ve modern devletlerin desteğinde “Ulema ve Mürşid”in yerini merkezî iktidar seçkinleriyle organik işbirliği içinde olan “Aydın” aldı. Ancak şimdi ikisinin karışımı olan yeni bir önderlik profilinin doğuşuna şahit olmaktayız; “ulema-aydın”. Formel eğitimden geçmemiş bulunan, ancak modern eğitime büyük önem verip okul sistemini dünyanın her yanına yayan Fethullah Gülen Hoca bu “ulema-aydın” tipinin en belirgin temsilcilerinden biridir. 20. yüzyılda Pakistan’da Ebu’l A’la Mevdudi bunun ilk örneği sayılır. Gerçekten Mevdudi, İslam dünyasında alimlerin yanında aydınların da oynamak istediği rolü oynamak üzere kamusal alana çıkan ve Pakistan’ın fikri ve politik hayatında derin etkisi olan ilginç bir şahsiyettir. Rahmetli Seyyid Kutup’u da bazı yönleriyle bu kategoride ele almak mümkün görünmektedir. Ancak bu iki zatla çağdaş ve belki biraz daha öncesinden Türkiye’de Bediüzzaman Said Nursi “Cenaheyn” kavramıyla bu yeni önderlik profiline işaret etmişti.

Aydın, Aydınlanma felsefesinin bir ürünüdür, referanslarını, Aydınlanma’nın temel varsayımlardan, bu arada ağırlıklı olarak rasyonalizmden ve insanın aşkın olan karşısındaki bağımsızlık düşüncesinden alır. Aydın aynı zamanda toplumu dönüştürmek ister. Buna karşılık aydının kendisi “yaratıcı” bir zekaya sahip değildir, yeni düşünceler geliştiremez, bu yüzden tutucudur ve konumu gereği entelektüel olmadığı için bir önceki dönemde seçkin zihinler tarafından üretilmiş düşünceleri topluma aktarmaya ve benimsetmeye çalışır. Bu yüzden toplumla, halkın kültürü, inançları ve tarihiyle başı derttedir ve doğal olarak son tahlilde tercihini devletten, politik toplumdan yana koyar.

Türkiye’de Müslüman yazarlar, aydına bu özelliklerinden dolayı itiraz edip kendilerinin böyle bir kategoride ele alınmasından hoşlanmazlar. Ama ulema geleneğinden de gelmiyorlar. En azından iyi veya kötü Batılı bir eğitimden geçmişlerdir; kökenleri mühendis, iktisatçı, hukukçu, sosyolog, edebiyatçı, gazeteci, tıp vb. şeydir. İslami ilimlere vukufiyetleri yeterli değildir. Kur’an ve Sünnet’ten kolayca bir referans getiremezler, fıkıh usulünü hemen hemen hiç bilmezler; İslam tarihini dolduran kelam, felsefe, düşünce ve tasavvufla ilgili bilgileri ders kitaplarında yazılan bilgilerden fazla sayılmaz.

“Cenaheyn (iki kanat)” kavramında hem İslami ilimler hem Batılı bilgi ve eğitim bir arada düşünülmüştür. İşte bu çok az kişiden biri, belki de önde geleni Fethullah Gülen Hoca’dır.

Fethullah Gülen Hoca’nın birkaç yönü vardır. İslami ilimlere vukufiyeti, sözgelimi Hadis’te rical ilmindeki derinliği, geniş usul bilgisi ve irfani yönü. Bunlar neredeyse aynı ağırlıkta öne çıkmaktadırlar. “Kalbin Zümrüt Tepeleri” adlı çalışması tasavvuf ve irfan geleneği açısından son derece önemli bir eserdir. Herhangi bir konuyu ele aldığında geleneksel usule uygun olarak önce bir Kur’an ayetine, sonra bir Peygamber hadisine dayandırır. Bununla yetinmez ayetin geçmişte nasıl anlaşıldığını, hadisin senet ve metin kritiği açısından değerini de verir, sonra kendi anlayışını ortaya çıkarır. Fethullah Hoca’nın en önemli yanı geleneksel usulün dışına çıkmaması, geleneksel tefsir, hadis ve fıkıh usulünün imkanlarını kullanarak modern çok sayıda meseleyi açıklaması, çözüm getirmesidir.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, İslâmî ilimlerden kolayca referanslar vermesi, belli bir usûl bilgisine sahip olması, İslâm tarihinin düşünce, ilim ve sanat mirasını bilmesi büyük bir avantajdır. Çünkü usul koruyucu çerçevedir. Son zamanlarda terör eylemlerine katılanların profiline baktığımız zaman, bunların esaslı bir İslami eğitimden geçmediklerini, İslam adına fetva verirken usul takip etmediklerini, yalınkat düşündüklerini, genellikle üniversitede okurken Marxist veya milliyetçi ideolojileri bırakıp İslami hareketlere katıldıkları ve ağırlıklı olarak mühendis, avukat, doktor, öğretmen vb. mesleklere sahip oldukları görülüyor.

Kişilik profili: Sivil ıslahatçı

Bunun yanında Fethullah Hoca bir aksiyon adamı ve toplumsallaştırıcı bir öncüdür de. Türkiye’de sosyoloji yapacak herhangi bir kişi Fethullah Hoca gerçeğini görmezlikten gelip sosyoloji yapamaz. Bunun yanında öncülük ettiği okullar ve dünya ölçeğindeki eğitim faaliyetiyle belki de Türkiye’nin küresel sürece ve küreselleşmeye sağladığı tek katkıdır.

Yakın tarihimizde meydana gelen çok yönlü kırılmanın etkisini gösterdiği en önemli alanlardan biri sosyal önderlikte baş gösteren krizdir. Bu yeterince önemsenmiş bir konu değildir. Sebebine gelince. İlkin modernleşmeye karar veren, doğal olarak kendisinin bilumum toplumsal ve kültürel önderliği üstlendiğini düşünmüştür. İkincisi eğer toplumun önderlere ihtiyacı varsa, bunlar siyasi parti liderleri, eğitimciler ve aydınlar olacaktır. Ancak deneysel olarak görülen şu ki, toplum, ne devletin ne de söz konusu kişilik profillerinin önderliğini kabul etti. Bu yüzden modernleşme projesi toplum tarafından içselleştirilmedi.

Geleneksel Müslüman toplumlarda olduğu gibi Osmanlı toplumunda da sosyal önderlik ulemanın elindeydi. Önce Tanzimat (1839), ardından II. Meşrutiyet (1908) ve son olarak Cumhuriyet’le (1923) birlikte toplumun tabii önderleri ve devletin üç sacayağından birini teşkil eden ulema tasfiye edildi, yerine bir aydın sınıf ikame edildi. Osmanlı’da sarayın, Cumhuriyet döneminde devletin önderliği ulemanın elinden alması, sivil toplumu zaptedip tepeden tırnağa bir Batılılaşma ve modernleşmeye imkan açması içindi. II. Mahmut, ulemayı tasfiye edince, resmî ulema kendi konumunu rasyonelleştirmek amacıyla, Batılılaşmaya karşı çıktı. Ve Batılılaşmaya karşı çıkarken, Şeriat’ın yeniliklere ve reformlara karşı olduğu tezini savundu. Bu da devletin içinde reform yapmak isteyen güçler (askerler, sivil bürokratlar ve Batılı eğitimden geçmiş aydınlar) ile İslam dini arasında bir gerilimin meydana gelmesine yol açtı. Oysa ne İslam her yeniliğe karşıydı ne o dönemdeki İslamcılar reformlara karşı çıkıyorlardı. Aksine 1856’dan başlamak üzere ilk İslamcılar saltanata karşı çıktılar, demokrasiyi savundular.

Bu bizim tarihimizin bedbaht bir safhasıdır. Eğer başından beri resmî ve sivil ulema reformlara sahip çıksaydı, ne saray ve devlet otoriter ve totaliter bir kimliğe bürünürdü ne de halk ile modern dünya arasında bu trajik gerilim yaşanırdı. Osmanlı’da saray, Cumhuriyet döneminde devlet, ulema engelini ortadan kaldırmak üzere pozitivizme ve bir aydınlar zümresinin sahnede rol almasına büyük önem verdi. Aydınlar ile ulema arasında şu farktan söz edilebilir:

Ulema, referansını Kur’an ve Sünnet’ten, gelenekten alır; bilgi kaynakları İslâmî ilimlerdir; aydınların referansı aydınlanma düşüncesidir.

Ulema topluma doğal durumunda önderlik yapar, sosyal alandaki ilişkileri tanzim eder, manevi ve kültürel irşatta bulunur; aydınlar, toplumu dönüştürmek ister, bu yüzden halkla ve halkın kültürüyle daima başları derttedir.

İslâm’ın baskın geleneğinde ulema sivildir, resmî olsa bile gücünü devletten almaz, halktan ve dinî formasyondan alır; aydınlar ise sırtlarını devlete, politik topluma dayamışlardır. Bu yönüyle halkın meşruiyet çerçevesini çizer, ulemanın onay vermediği hiçbir değişim projesi başarılı olamaz.

Ulema her yeni durumda bilgiyi yeniden üretmek, geliştirmek, ihtiyaçlara cevap vermek ve içtihatlar yapmak durumundadır. Bu en azından klasik dönem için böyledir. Aydınlar ise daima tutucudurlar, yeni düşünceler üretemezler, verili düşünceleri topluma benimsetmeye çalışırlar. Ulema geleneğimiz zaman içinde zayıfladı, bu yüzyılın başlarında da kesintiye uğradı. Bugünse İslâm dünyasında üç ayrı önderlik tipolojisiyle karşı karşıya bulunuyoruz: a) Aydınların inisiyatif sahibi olduğu yerler. Türkiye gibi. b) Ulemanın tam bir inisiyatife sahip olduğu yerler. İran gibi. c) Aydın-ulema karışımı yeni bir profilin ortaya çıktığı yerler. Mısır ve Pakistan gibi.

Türkiye’de mevcut durumda ulema, geleneksel fıkhı ve Arapçayı iyi bilir, ama bunu günün aktüel ve maddi şartlarında üretme yeteneğine sahip değildir. Bu yönüyle sadece bir “nakilci”dir. Aydınlar ve bunların teknik düzeydeki türevleri olan bilim adamları da Batı’dan beslendikleri için “aktarmacı”dırlar. Aydınlar ve bilim adamları kendi toplumlarının ve tarihlerinin maddi ve kültürel gerçekliklerinden kopuk olduklarından, başka toplumların gerçekliklerine uygun geliştirilmiş düşünce ve bilim mirasını taşırlar. İslâm dünyasında toplum katında aydınların profilleri, rolleri ve fonksiyonlarıyla içselleştirildiklerini söylemek güç. Toplumun ma’şeri vicdanında ulemanın saygın bir yeri var. Ama ulema da kendisinden bekleneni, fonksiyonlarını yerine getiremiyor.

Barış ve diyaloğa adanmış bir ömür…

Bu durum yeni bir önderlik tipolojisinin doğmasına yol açmış bulunuyor. Bu da kanaatimce aydın-ulema karışımı diyebileceğimiz bir profildir. Bunun en tipik örneği Ebu’l-A’la Mevdudi olmalıdır. Mevdudi, bir ilim adamı titizliğiyle bir hadisi, senet ve metin yönünden kritik edebilirken, toprak reformu veya doğum kontrolü konularını da bir aydın gibi ele alabilmektedir. Türkiye şartlarında da Fethullah Hocaefendi’nin tam bu profile uygun düştüğünü ve son iki yüzyıllık modern tarihimizin genel seyri içinde geleneğin çizgisi üzerinde sivil bir ıslahatçı önder olarak öne çıktığını söylemek mümkün.

Şizofrenik bir biçimde Türkiye toplumunun bilinci iki ana bölüme ayrılmış gibidir. Biri Doğu’ya ve geçmişe göndermede bulunur, diğeri Batı’ya ve modern olana. Türkiye iki arada bir derede bulunuyor. Yapılması gereken şey bu yarılmayı, bölünmeyi gidermektir. Bunun için de diyaloğa, karşılıklı anlama çabasına ihtiyaç var. Fethullah Hoca böyle bir çabaya katkı sağlayan önemli şahsiyetlerden biri olmakla da öne çıkmaktadır. Hocaefendi’nin diyalog çabalarının iki boyutu var: Biri “medeniyetler arası çatışma”ya karşı “dinler arası diyalog”, diğeri iç toplumsal varlığımızda, şizofrenik yarılmalara yol açan iki ayrı toplumsal kesim ve resmi toplum ile sivil toplum arasında diyalog.

Türkiye’nin iktidar eliti, merkezde konumlanmış sert bir çekirdek olarak her türlü değişime, reforma, demokratik haklı talebe direnç gösteriyor. Başından beri Batılılaşmadan yana olan çevrelerin AB sürecine karşı takındıkları tutumun sebeplerinden biri bu reflekstir. Demokrasinin gelişmesi ve sivil inisiyatifin artması, çevrede biriken enerjiyi merkeze taşır, ancak merkezdeki çekirdeğin direnci toplumsal enerjinin heder olmasına sebep oluyor. Osmanlılarda sivil alan ile resmi alan arasında uygun bir konsensüs kurulmuştu. İslam, bireyi ve toplumu devlete, siyasi iktidara ve keyfi uygulamalara karşı koruyordu.

Devlet, kendi tabii ve klasik fonksiyonları dışındaki bütün toplumsal fonksiyonları topluma devretmişti, toplum sivil kurum ve inisiyatiflerle bu fonksiyonları yerine getiriyordu. Bu, hem devletin hareket kabiliyetini artırıyordu, hem de toplum ile devletin barışık yaşamalarını mümkün kılıyordu. Batılılaşma ile devlet, toplumu zaptetmeye yöneldi ve neredeyse bütün sivil alanları kendi denetimi altına geçirmeye çalıştı. Batılılaşmadan yana elitin, zaman zaman İslam’a karşı hasmane tutum alışının sebeplerinden biri, Şeriat’ın toplumu devlete karşı koruyan özelliğiydi. İslam veya İslam Şeriatı etkisizleştirilmedikçe, Batılılaşma projesinin başarılmayacağı düşünülüyordu. Modernleşme tarihimiz aynı zamanda sivil alanda var olmak isteyen dindar halk ile toplumu otoriter yöntemlerle dönüştürmek isteyen resmi toplum arasındaki gerilimin tarihidir. Din -devlet ilişkisi, laik- anti laik ayrımı, çağdaş-tutucu, ilerici-gerici vb. ikilemler bu gerilimin farklı ifadeleridir.

Yaşanan pahalı tecrübeden sonra her iki entite arasında da bir diyalog olması gerektiğini ortaya koymuştur. Cemaatler, hem dinin hem modernliğin ve küreselleşmenin kendilerine sunduğu imkan ve avantajlardan yararlanarak gelişiyorlar. Sorunun temeline inildiğinde, aslında gerilimin modernlik ile din arasında değil, dindar kesimler ile sekülerlik arasında yaşandığını; devletin demokrasi, katılım, sivil inisiyatif ve toplumsal gelişmeden kuşku duyarak sekülerliği -Türkiye’deki resmî ifadesiyle laiklik- dinin karşısına çıkarmasından kaynaklandığını görmek mümkün. Bu durumda Sivil İslam ile Resmî Toplum arasında da bir diyalog köprüsünün kurulmasında zaruret var. Devlet, siyaset, yönetim vb. konulara yaklaşımı yakından incelendiğinde Fethullah Gülen Hoca’nın bu türden bir diyaloğa da kapı aralamaya çalıştığını söyleyebiliriz.

(Bu metin 12-13 Kasım tarihleri arasında Houston’da (ABD) Rice Üniversitesi bünyesinde gerçekleştirilen ‘Günümüz Dünyasında İslam: Düşünce ve Pratikte Fethullah Gülen Hareketi’ başlıklı sempozyumda Ali Bulaç tarafından sunulan tebliğin kısaltılmış halidir.)

Share:

More Posts

Send Us A Message