Asrın büyük gariplerinden birisi, garibi tarif ederken diyor ki: “O; yaşadığı dünya içinde bulunduğu toplum itibarıyla, hâlinden yolundan anlaşılmayan; yüksek idealleri, ötelere ait düşünceleri, başkaları uğruna şahsî zevklerden fedakârlıkları ve fevkalâde hizmet ve azmiyle, kendi toplumunun anlayışlarıyla sık sık zıtlaşıp çakışan, çevresi tarafından yadırganıp irdelenen ve her davranışıyla garipsenen insandır.”
Gerçekten onları şahsî ve infiradî düşüncelerde kemikleşmiş olanların anlamaları mümkün değildir. Onlarda evini, barkını ve bütün imkânlarını muhâcir kardeşleriyle paylaşmaya çalışan ensârın ruhunu, asr-ı saadetin güzelliğini hissedersiniz. Onlar bu halleriyle birinci altın neslin safları arkasındaki yerlerini almışlardır; en azından buna namzettirler…
İşte sizlere bir örnek arz ediyorum. 1990’ların başı… Yakutistanlı Prof. Dr. Yuri Vasiliyev İvanoviç Bey, Ankara’da… Kendi ülkesinden gelmiş olan ve “Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde” ders vermek üzere bulunan dört tane hoca hanımefendilerle bizim Ziya Bey’i tanıştırıyor… Ziya, misafirleri hemen evine yemeğe davet ediyor. Kendi hanımı hastaneden yeni çıkmış… Fedakâr ve cefâkâr bir hanımefendi… Daha dikişleri bile alınmadığı için işleri zor yapıyor. Yük biraz ağır geliyor. Belki bunu biraz hissettiriyor… Ama daha öbür gün sabah namazına kalktığında ise, gördüğü bir rüya üzerine, “Allah aşkına bugün de misafir getir!..” diyor.
Akşam aynı misafirleri Ziya Bey yine evine davet ediyor… Hepsinin elinde kırmızı birer gül var. Yenge şaşırıyor. Akşam onları kalacak yerlerine götürürken, Ziya Bey, evlerindeki eksikleri tamamlamak üzere eline geçen eşyaları da götürüyor. Yalnız içlerinden birisinin kalacak yeri yok. Onu evinde misafir ediyor. O kadar ki artık Ziya Bey’in yedi ve dokuz yaşlarındaki çocukları ona “hala” diye hitap ediyorlar…
On sene sonra tekrar Türkiye’ye geldiklerinde bunları hep evine davet edip ağırlıyor…
Tekrar ilk günlere dönüyoruz. Bir gün Sibirya’dan bir ülkenin cumhurbaşkanının Türkiye’ye geldiğini, oralarda okul açan, eğitim gönüllülerinden birisi öğreniyor. Ona bir yemek vermek istiyor. Ama nasıl ulaşsın. Bizim Ziya Bey’e rica ediyor. “Sen bulabilirsin. Ne olur onu saat altıda (18.00) HD Restoran’a getir.” diyor. Saat zaten dört (16.00), iki saat kalmış.
Ziya Bey, evinde misafir ettiği profesörü bulmaya gidiyor. Fakültede derste… “20 dakika sonra dersten çıkar…” diyorlar. Bekliyor, dersten sonra “Abla, sizin cumhurbaşkanınız buradaymış, onu saat altıda yemeğe götürmek istiyoruz. Programını bilmiyorum. Acaba gidip, vakti varsa bir rica etsek, nasıl olur?” diyor. O da kabul ediyor ve kaldığı otele gidiyorlar. Profesör hanımefendi, “Cumhurbaşkanı benim eniştem. Ablamla biz aynı üniversitede öğretim üyesiyiz.” diyor. Bizimki şaşırıyor “Abla aylardır bizdesin. Bunu bize hiç anlatmamıştınız!..” diyor. O da “Önemli değil.” diyor. Yanına varıp istirhamda bulunuyorlar. O “Mümkün değil, çünkü saat sekizde (20.00) yemeğe gideceğim.” diyor. Ziya Bey “Efendim biz sizi 70 senedir bekliyoruz. Üç günlüğüne gelmişsiniz… Her saat yemek yemelisiniz ki 70 yıllık açığı kapatabilelim.” diyor. Yumuşayan cumhurbaşkanı daveti kabul ediyor. Tabii onu bizimki Broadway markalı düldülüne bindiriyor. Polisler eşliğinde restorana gidiyorlar. Yemek arasında Ziya Bey’i, ağabeyi yanına çağırıyor. Bizimki tabii iltifat, teşekkür beklerken, o ise “Allah canını almasın… Koskoca Cumhurbaşkanı Broadway ile mi gezdirilir? Şu anahtarı al. Polis arabalarının arasından arabanı çıkar da şu Mercedes arabayı oraya koy, misafiri de bununla götür.” diyor.
İşte böyle… Bu garibin arabasının markası düşük olabilir; ama gönlü zengin ve yücelerde… O bir “kendinden motorlu” ve kelimenin tam mânasıyla bir “cesur yürek”…
Acaba biz bize düşeni yapıyor muyuz?








