Hepimiz her zaman, uzakların ama çok uzakların hayalini kurarız. Bazen bir şiirin, bir şarkının peşine takılıp, yaşadığımız ‘küresel yalanlara’ inat, uzak rüyalarda başka bir dünya tasarlarız.
Kimimiz kısa hayallerin rengarenk bahçelerinden kendi kederlerimize geri döneriz. Kimimizse, bir gün uçağa atlayıp yeni rüyaların kollarına bırakırız kendimizi… İşte ben de, yıllarca “uzaklar”ın rüyasını gören birisi olarak aynen öyle yaptım ve Gazeteciler Yazarlar Vakfı’nın davetlisi olarak geçen hafta Güney Afrika yollarına düştüm.
Bütün gençlik yıllarım boyunca, Afrika uzak bir hayaldi benim için. Kitaplardan öğrendiklerim hep umutsuzluk ve acı dolu şarkılardı. “Beyaz adam”ın yüzyıllarca sömürdüğü, topraklarını, servetlerini yağmaladığı “kara” coğrafya…
“Beyaz adam”ın boyunlarına zincir takıp köle pazarlarında alıp sattığı insanların ülkesi… Bir başka deyişle, kendi yerel ve orijinal kültür kaynakları söndürülmek ya da toprağa gömülmek suretiyle ruhunda onulmaz bir aşağılık kompleksi yaratılmış karaderili insanların coğrafyası…
İşte şimdi Mandela’nın ülkesi Güney Afrika’nın insanları kazandıkları özgürlükler ve demokratik haklarla birlikte, saygın insan olmanın onurunu keşfediyorlar. Aynı zamanda, yıllarca kendilerine “insan” gözüyle bile bakmayan “beyaz adam”la birlikte yaşayabileceklerini kanıtlıyorlar.
Elbette, “beyaz adam”la birlikte yaşamayı normal hayatın bir parçası haline getirebilmek o kadar da kolay değil. O “beyaz adam” ki, zenciler üzerine tıbbi araştırmalar adı altında yığınla bilimsel maskaralıklar gerçekleştirmiştir.
Mesela Batı’da, “100 adet sağlıklı yerlinin beyninde çıplak gözle ve mikroskopla yapılan, teknik olarak son derece ileri ve hassas bir seri araştırma sonucu, yerli beyninin kantitatif geriliğini gösteren ciddi kanıtlar elde edilmiştir. Bu geriliğin normal insan beynine göre yüzde 14 dolayında olduğu tesbit edilmiştir” şeklinde, insanlık adına utanç verici tonlarca makale yayınlanmıştır.
Fransız yazar Sartre, Batı’nın siyah insana bakışını ve yaptıklarını sorgularken şunları söylüyor: “Siyah ağızları susturan tıkacı çıkardığınız zaman, ne söylemelerini bekliyorsunuz onlardan? Size övgü okumalarını mı? Dedelerimizin, enselerine basarak önlerinde secdeye vardırdığı bu insanlar başlarını yerden kaldırdıkları zaman, onların gözlerinde ne bulacağınızı sanıyorsunuz?”
Bütün bu acılı geçmişine rağmen, “siyah adam” Afrika’da yine de “beyaz adam”la birlikte yaşamayı deniyor, bu bile saygın bir davranış…
İşte böylesine horlanmış bir tarihsel süreçten gelen “siyah adam”ın ülkesi Güney Afrika’da, şimdi bir başka “beyaz adam”, gittiği her yere evrensel bir merhameti taşıyan “Devlet-i Âli Osmani”nin 21. yüzyıldaki çocukları, yeni bir sevgiyi ve kültürü götürüyor.
Genel olarak, Fethullah Hocaefendi’ye yakınlıklarıyla tanımlanan hayırseverlerin Johannesburg ve Cape Town’da açtığı Ufuk Eğitim Kurumları’ndayız. Dünyanın bu uzak coğrafyasındaki siyah öğrenciler, o pırlanta kadar siyah gülüşleri ve karanfillerle karşılıyorlar bizi. Zuluca, İngilizce ve Türkçe şarkılar söylediler. Ve inci dişleriyle küçük “siyah dam” Necip Fazıl’ın “Canım İstanbul” şiiriyle bize Cape Town’da İstanbul sıcaklığını yaşattı.
“Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.
İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım…
İstanbul,
İstanbul…”








