Yerli Huntingtonlar

Home » Türkçe » Basından » Haberler » Yerli Huntingtonlar

BBC’nin Türkiye’yi Bush karşıtlığında dünya şampiyonu gösteren anketi ve Wall Street Journal’ın Robert L. Pollock imzalı makalesi, Türkiye’nin, AK Parti Hükümeti’nin ve bu partinin tabanını oluşturan dindar Müslümanların Batı’ya bakışını tartışmaya açtı. Konuya dışarıdan nasıl bakıldığını gösteren en iyi örneklerden biri Pollock’ın yazısıydı: Amerikalı gazeteci, yer yer küstahlığa varan üslubuyla Türk halkının Bush’a duyduğu öfke ve Erdoğan hükümetinin izlediği politikaların Türkiye’yi yeniden ‘Avrupa’nın hasta adamı’ konumuna düşüreceği ve ikinci sınıf bir ülke olmaya mahkum edeceği uyarısında bulunuyordu.

Amerika yakasının havasını yansıtan bu görüşe yakın bir yaklaşım da Avrupa’dan geldi. Fransız Le Figaro gazetesi, AK Parti’nin köktendinciliğe yaklaştığını, Türkiye’nin yeniden İslamlaştığını, hükümetin Atatürk’ün laik eserinin lağvedilmesini isteyen İslamcıların taleplerine boyun eğdiğini yazdı. Gazete, AB’nin ‘yeniden İslamlaşan’ Türkiye’ye sadece demokrasi kuralları ve insan haklarına saygıya ilişkin yükümlülükler empoze etmesinin, faşizm ve Nazizmi tanımış kıta için ‘affedilmez saflık’ olduğu görüşünü savundu. Demokrasi maskesi altında İslam’ın iktidara geleceği jurnalinde bulunan gazete, Türkiye’den laikliğe tamamıyla bağlı olmasının istenmesi gerektiğini, Avrupa üniversitelerindeki kıyafet özgürlüğünün Türkiye’ye örnek olamayacağını savundu.

Bir süredir AK Parti’yi İslam ve demokrasi sentezi açısından dünyaya örnek gösteren, Kemalizmi Türkiye’nin demokratikleşmesi önünde engel görüp eleştiren Batı medyasının bu ‘U’ dönüşü, içeride de yankısız kalmadı. Aralarında şimdiye kadar AK Parti’yi alkışlayan isimlerin de bulunduğu birçok yorumcu, 2 yıldır AB için yaptıklarını unutarak, hükümetin ‘İslamcı’, ‘Sünnici’, ‘Batı karşıtı’ dış politika izlediği uyarısında bulunmaya başladı.

Bu hararetli tartışmanın, parti içinde Erkan Mumcu’nun kopuşuyla oluşan dumanlı havaya denk gelmesi, Türkiye üzerindeki hesapları da dikkate alan bir analizi gerektiriyor. Ancak bu argümanların arkasındaki sebep ne olursa olsun, Erdoğan’a düşen, şu ana kadar denge içinde götürdüğü dış ilişkilerde nerede yanlış yaptığını gözden geçirmektir.

Açık konuşmak gerekirse, sahip olduğu büyük halk desteğinin yanı sıra, Erdoğan’ın içerde ve dışarda saygın bir lider konumuna yükselmesinde çatısı altında yetiştiği siyasi mirasla arasına koyduğu mesafe büyük rol oynadı. Bu değişim, kimilerinin iddia ettiği gibi Erdoğan’ın aslını inkarı değil, kendine daha yerli ve dünya ile daha barışık bir dayanak bulmasıydı.

Türkiye’deki yaygın İslami eğilimler incelenirse, dünya görüşleri, Batı’ya bakışları, İslam dünyasına çözüm önerileri bakımından iki temel çizgi görülür: Bunlardan birincisi, koloniyalizm etkisi altında gelişen, neredeyse ontolojik düzeyde ve toptan Batı düşmanlığının etkili olduğu Müslüman coğrafyalardan ithal edilen fikirlerin etkisi altındaki İslami çizgidir. İkincisi ise emperyal yüzünün bilincinde olmakla birlikte Batı’yı parçacı bir yaklaşımla okuyan, yerli unsurların daha önde olduğu İslam çizgisidir. İki ekol arasındaki en önemli farklardan biri, birincilerin çoğunlukla sorunların arkasında dış güçleri, Batı’yı aramalarına rağmen, ikincilerin daha çok içe odaklanması, Müslüman toplumların cehalet, fakirlik, istibdat gibi temel sorunlarına vurgu yapmalarıdır.

Refahyol hükümeti dönemindeki başbakanlığını bir tek Batı ülkesine dahi gitmeden tamamlayan, Batı’ya karşı İslamî bir blok oluşturma çabalarına öncelik veren, AB ve AİHM gibi Batı kurumlarına ancak 28 Şubat süreci sonrasında olumlu bakmaya başlayan Erbakan birinci çizgiye uygun bir örnek olarak görünüyor.

İkinci çizgiyi ise Mehmed Akif, Bediüzzaman Said Nursi, Fethullah Gülen ve Cezayirli Malik bin Nebi gibi fikir liderleri temsil ediyor. I. Dünya Savaşı sonunda İstanbul’u işgal eden İngilizlerin sorularına sadece ‘tükürük’le cevap veren Bediüzzaman’ın bu bağımsızlıkçı tutumu, ‘bütün insanlığın ürünü’ olarak gördüğü Batı medeniyetinin kıymetli taraflarını takdir etmesine engel olmuyordu. Malik bin Nebi ise günlerini sömürgeci güçlere küfretmekle geçirenlere ‘sömürülebilir duruma düşen’in sorumluluğunu hatırlatıyordu. İşte, siyasette Menderes, Demirel, Özal’ı referans alan ‘yeni Erdoğan’ da, bu çizgiye çok yaklaşmıştı.

Batı dışındakileri ötekileştiren Huntington’ı eleştirirken, Batı’yı ötekileştirerek Huntingtonlaşan Müslüman, solcu ya da ulusalcılara aldırmadan, bu çizginin sürdürülmesi yalnız Türkiye ve Müslümanlar için değil tüm dünya için önemli. Zaten Bush politikalarının en büyük zararı, sağlıklı kafa yapısını zehirleyerek meydanı komploculara bırakmak olacak.

Share:

More Posts

Send Us A Message