Ankara’dan yola çıkarken kar atıştırıyordu. Kendi kendime keşke daha iyi giyinseydim diye hayıflandım. Fakat aynı gün, ikindi namazından sonra güneşli havada tatlı ve ılık bir rüzgar eşliğinde İzmir Karabağlar Mezarlığı’nda, üşüme duygusunun kaybolması bir yana kendimi sanki rüya âleminde yaşıyor gibi hissettim.
Zaman tünelinde yıllar öncesine geri gittim. Bu mezarlığa gelmeme vesile olan insan ve onun gibi arkadaşlarının dur durak bilmeyen, neşe içindeki gayret ve çalışmalarını hatırladım. O yıllarda gittiğimiz bir yurtta aşçı önlüğü ile düzenli ve tertipli hizmet eden bir insanın hizmetlerine hayran kalmıştım. İşini ne kadar da güzel yapıyordu. Aylar sonra, bu insanın aşçı olmadığını ve İzmir’in tanınmış ve itibarlı bir işadamı olduğunu öğrendiğim zamanki şaşkınlığımı hatırladım. Nitekim aynı kişi, Orta Asya’nın kapıları açılır açılmaz İzmir’de işleri gayet iyi olduğu halde Kazakistan’a iş yapmanın yanında, Türkler tarafından açılmış eğitim müesseselerini desteklemek için oraya hicret etmişti.
Ben, mezarlıkta kendimi bu duygu seline kaptırdığım esnada, bu sefer empati yaparak kendimi bu insanların yerine koydum ve onlar gibi düşünmeye başladım. Yıllar geçmişti. Türkiye için, dünya için, insanlık için güzel ve arzu edilen nesiller yetişmeye başlamıştı ve yetişiyordu, yani bir bakıma yıllar önce başlatılan ve dönmeye devam eden bu çark, hep güzellikler üretiyordu. Biz de artık bir bir bu dünyadan göçüyorduk. Nitekim, Hacı Kemal’i de önceden gönderdik. Senaryoda bize verilen rolü inşallah iyi oynamaya çalışmıştık. Hayatımızın geri kalanında da yine bu gayeler için çalışacaktık. Çünkü, güzel neticeleri görüyorduk. Arada bir üşüsek de, üşütülsek de ne zararı vardı. Zira her şeyin bir faturası olmalıydı.
Ebediyete Doğru Anlamlı Bir Yolculuk
Bu düşünceler, mezarlıkta, kısa sürede bu güzel manzaranın bana tedai ettirdiği hislerimin kağıda dökülebilen çok az bir kısmı. Çünkü, bu duyguların hepsini ifade edebilmek çok zor, hiç olmazsa bu kadarını bile yazmanın bir vefa borcu olduğu düşüncesiyle, benimle aynı duyguları hisseden pek çok insanla duygu ortaklığı olması açısından bu duygularımı kaleme aldım.
İşte bu mezarlık ortamında, şu anda, ne rahatsız edici bir hava, ne de bir manzara mevcuttu. Her şey; yani insanlar, sessizlik, çınar ağaçları, mezar taşları koro halinde Naci Şençekicer ağabeyimize eşlik ediyordu ve ona hoş geldin mi, yoksa güle güle mi diyordu bilemiyorum.
Vefat çok kısa bir süre önce olmasına ve çok az duyurulabilmesine rağmen, Türkiye’nin her yerinden insanlar koşarak gelmişlerdi. Mezarlıkta yanımda, Kazakistan’da bulunan bir işadamı arkadaşım da vardı. Cenazeye nasıl yetiştiğini sorduğumda vefat haberini cenazenin kalkacağı gün sabah 04.00’te öğrendiğini ve 05.00’teki uçakla Türkiye’ye gelerek cenazeye yetiştiğini söylemişti. Çünkü aradaki saat farkı onun yetişmesine yardımcı olmuştu. “Gelmemezlik benim için vefasızlık olurdu.” diyordu. “İnsan nisyan ile maluldür”, denir. Yani, insan, yaptıklarını, yapılanları unutur. Ama işte bu kaidenin tersi olarak insanlar Naci Şençekicer abinin gayretlerini unutmamışlardı. Herhalde esas unutmaması arzu edilen Cenab-ı Hakk da bunları unutmayacaktı. Bu ne güzel bir yoldu, bu ne güzel bir hayat yaşamaktı…
İçim huzurla doluydu. Demek ki dedim, bu insanın ruhu, etrafa bu huzuru veriyor. Günlük hengâme içindeki bu kafa karışıklıkları gitmiş, yerini fırtınadan sonraki o deniz sakinliğine bırakmış gibiydi. Zaten ben de, işte bu şaşkınlıktan dolayı, kendimi, rüya âlemindeymiş gibi hissediyordum.
Bu eşsiz tabloyu seyre doyamayışımın bir diğer yanı, kalabalığın içinde Naci abimizle bu güzel geçmişi paylaşmış, acı tatlı günlerini beraber geçirmiş, aynı yaştaki bu güzel çalışmanın ilk başlangıç temellerini atan büyüklerimizi görmek oldu. Hepsi de vakur, kendinden emin, dünyevi hiçbir beklentisi olmayan; ama yol arkadaşlarını da kaybetmenin üzüntüsü yüzlerinden okunan büyük insanlardı bunlar. Her birisi ile selamlaşmamda boğazda düğümlenen ve derin duygusallıktan dışarı çıkılamayan, ancak hıçkırıklarla ifade edilebilen bir karşılaşma oluyordu. Her birisi ile gerçekleşen karşılaşmalarda sanki otuz beş yıllık bir geçmişi birlikte gözden geçiriyor, Allah’ın bahşettiği nimetlere şükür sadedinde birbirimize bakışıyorduk. İçimizden bir “hey gidi günler” çekiyorduk.
İzmir’e, Naci abimizin bu son yolculuğuna gelirken bu duyguları yaşayacağımı tahmin ettiğimden dolayı, bu mana insanlarını tabii ortamlarında görüntülemek için fotoğraf makinemi cebime almıştım. Bunları unutmamak, devamlı hatırlamak için her birisini teker teker fotoğraflayacaktım. Fakat orada hissettiğim o güzel hava ve ortamı bozarım endişesi ile çok arzu etmeme rağmen buna cüret edemedim. Bu arzumu başka bir fasla bıraktım.
Gök Kubbede Hoş Bir Sadâ Bıraktı…
Otuz beş yıl önce tanıdığım bu insan, Naci Şençekicer abi, (Allah rahmet eylesin) bir ayakkabıcı idi. 1970’li yıllarda, bir avuç samimi insanla, İzmir’de Fethullah Gülen Hocaefendi’nin teşvikleri ile kurdukları dernek ve vakıflar ile ülkemiz gençliğine hizmeti amaç edinmişlerdi. Nedense bu ilk kuşaktaki abileri ad ve soyadları ile çağırmaya alışmıştık, yani Naci abi veya Şençekicer abi değil de, Naci Şençekicer Abi olarak anardık. Benim bilebildiğim, görebildiğim ve tespit edebildiğim, bu ağabeylerimizin, her birinin birbirlerinden farklı özellikleri ve güzellikleri vardı. Naci Şençekicer abimiz, yüksek sesle konuşur, bütün düşüncelerini açıktan ifade eder, daima da gülümserdi. Kendi fikirlerine zıt bile olsa, makul fikirleri de çok çabuk kabul ederdi. Bu kuşaktan birisi, yıllar önce, öğrencilere yurt-yuva sağlamaya çalıştıkları bir dönemde, kendilerinin ellerinde olmayan imkanları, öğrencilere seve seve sağlamaya çalıştıklarını bana samimiyetle anlatmışlardı. İşte bu samimiyet, bu meyveleri veriyordu.
Geçen sene Ankara’dan bir grupla İzmir’e gittiğimizde, bu yaştaki abilerimizle beraber bir kahvaltı yapmıştık. Ve ben Naci Şençekicer abiyi, otuz yıl önceki bu güzel hizmetle ilgili hatıralarından bahsetmesi için çağırmıştım. Duygulandı, gözleri yaşardı, sonra da, “Biz bir şey yapmadık, yapamadık.” dedi. Ve kendisinin böyle şeyler konuşmayı bilmediğini, diğer abimizin bunları daha iyi ifade edebileceğini söyleyerek yerine oturmuştu. Bu hareket, Ankara’dan gelen misafirlerimizi, belki anlatacağı şeylerden daha çok etkilemişti.
Naci Şençekicer abi gitti; ama bu kubbede hoş bir sada bıraktı. Yaptıkları ve yapmaya çalıştıkları karşılığında bu dünyada kimseden hiçbir şey beklemeden, sevenlerinin hüsnü zannı içinde ve tabutu onların parmakları üzerinde olarak, esas karşılığını bekleyeceği öbür âleme gitti. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Örnekleri Kendinden Bir Hareket” isimli kitabında “Bir Gönül İnsanı Portresi” başlığında bahsettiği tipten bir insan olarak gitti.
Ruhu şad olsun, Allah sevdiklerine sabır versin ve onları, Asr-ı Saadet’ten beri süregelen bu zincirde, o ve onun gibi yaşayanları misal alıp yaşamaya gayret eden insanlardan eylesin.
(1970’li yıllarda ayakkabıcı esnafı olan Naci Şençekicer Akyazılı Vakfında görev almış ve hayatını eğitim hizmetlerine adamıştı. 19 Şubat 2005 Cumartesi günü İzmir’de vefat etti.)








