Önce Sabah Gazetesi’ndeki dizi, ardından Milliyet’te Mehmet Gündem’in röportajı, Fethullah Gülen’i medyada bir defa daha gündeme getirdi.
Bu konuda bir değerlendirme yapmak için 21 gün süren röportajın bitmesini bekledim. Güzel de bir tevafuk oldu. Geçtiğimiz hafta başında Amerika’da Sayın Gülen’le bayramlaşma fırsatını buldum. Kendisine, böyle iki büyük gazetede aynı günlerde yer almanın bazılarını yine rahatsız ettiğini söyledim.
Sabah gazetesindeki yayının, tamamen diziyi hazırlayan gazetecilerin inisiyatifi ile gerçekleştiğini, Mehmet Gündem’in ise bir yıldan beri bir röportaj için ısrarla talepte bulunduğunu hatırlattı. Gerçekten buna ben de şahit oldum. Geçtiğimiz yılın nisan ayında Washington Abant toplantısından sonra birkaç gazeteci Sayın Gülen’in ziyaretine gitmiştik. Sayın Gündem -herhalde üçüncüydü- bir defa daha röportaj talebinde bulunmuştu.
Sayın Gülen’in medyada neden bu kadar yer bulduğuna kızanlar, aslında onun üslûbunun, fikirlerinin, aksiyonunun neden bu kadar alaka uyandırdığına kafa yormalılar.
Dün Hürriyet Gazetesi’nde Cüneyt Ülsever, “Medya ve Fethullah Gülen” başlıklı yazısında şöyle yazıyordu:
“Daha önce dine ait her şeyi yadırgayan bazı gazeteler, millete karşı hatalarını gördüler, özür diliyorlar. Milletin büyük kısmının indinde saygı ve sevgi toplayan bir insanı artık gündeme almak kutlanması gereken büyük bir adımdır. Bu gelişme Türkiye’nin sadece hayrınadır.”
28 Şubat 1997’nin ardından gelen “Haziran Fırtınası”nda Sayın Gülen ve onun ismiyle anılan hareketin yıpratılması için çok uğraşıldı. Bir yargısız infaz süreci başlatıldı. Başka üyesi olmayan tek kişilik bir “örgüt” icat edildi. Uzun süren yargılamanın ardından mahkeme bir hüküm vermedi. Af kapsamına aldı. Ama daha önemlisi hükümet 6. Uyum Paketi’nde 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 1. maddesinde “terör” ve “örgüt” tanımlarına “cebir ve şiddet kullanarak” ifadesini getirdi. Yani Sayın Gülen’in suçlanabileceği bir kanun maddesi de yok bugün. Buna rağmen Sayın Ülsever’in de dün işaret ettiği gibi, kendini demokratikleşme sürecine rağmen hâlâ “savcı” yerine koyan bazıları, yargısız infaz inatlarından vazgeçmiyorlar. Hem de bu konuda giderek azınlıkta kaldıklarını görmelerine rağmen.
Kaldı ki Sayın Gülen yanlış anlaşılma konusunda kendilerinin bir üslûp hatası yapmış olabileceklerini Milliyet’teki röportajda da ifade ediyor. Bu çok önemli bölümü dikkatlerinize sunuyorum:
“Bu hareket, dünyanın değişik yerlerinde ve birbirine zıt, birbirinden çok farklı anlayışların hepsi tarafından makûl ve makbûl bulunuyor, ama sadece bir yerde (Türkiye’de bazı çevrelerce. H.G.) tasvip edilmiyorsa, o zaman dönüp ya onları sorgulamak lâzım, ya da kendimizi. Bu konuda nefis muhasebesi yapmak daha mümince bir davranıştır. Eğer kendi kusurlarımızdan dolayı yanlış anlaşılmış ve farklı algılanmışsak, demek ki suçlu biziz. ‘Acaba bazı kimselerce neden bize karşı antipati duyuluyor?’ diyerek tavır ve davranışlarımızı yeniden gözden geçirmek lâzım. Kimseyi suçlamak istemem; ‘herhalde üslûp hatası yaptık’ derim.
“Meseleye -belki de- tamamen, dinî bir hareket görünümü verme gibi hatalar yapmış olabiliriz. Bazılarını da belki ‘Türk milleti’ mülâhazası rahatsız etmiştir. Ama ben Türkiye’de de bir gün gerçeklerin ortaya çıkacağına inanıyorum. Hatta başladığını söyleyebilirim. Çünkü önemli bir nispette elit sınıf takdir ediyor artık bu hareketi.”
Evet önemli olan bir hareketi milletimizin benimsemesi. Önümüzdeki dönem, millet desteğiyle Türkiye’nin önünde daha büyük kapıların açılacağı bir dönem olacak.
Sayın Gülen’le yapılan röportajı değerlendirmeyi, önümüzdeki günlerde de sürdüreceğiz.








