Dünyada Zihnî Kirlilik Var

Home » Türkçe » Basından » Haberler » Dünyada Zihnî Kirlilik Var

İtalyan gazeteci Michele Zanzucchi, Türkiye’nin üyeliğinin AB’ye büyük bir kazanım olacağını düşünüyor. İslamî terör yakıştırmalarını doğru bulmadığını belirten Zanzucchi’ye göre, dünyada zihnî bir kirlilik var, kültürel anlamda ve diyalog konusunda da büyük bir geri kalmışlık söz konusu.

Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği sadece Türkiye’de değil, başta Azerbaycan olmak üzere Türk cumhuriyetlerinde de ilgiyle izleniyor. Türkiye’nin gerek devlet yapısı gerekse demokratikleşme süreci, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsızlıklarını kazanan genç cumhuriyetler için büyük anlam taşıyor. Özellikle de Avrupa Birliği üyeliği yolunda Türkiye’nin yürüttüğü diplomasi… İtalyan gazeteci Michele Zanzucchi, 80’i aşkın ülkeyi gezmiş bir araştırmacı gazeteci. Kendisiyle Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini konuştuk.

—Türkiye nin AB’ye üyelik konusunda geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bence Türkiye, AB’ye mutlaka üye olmalı. Gelinen nokta hem Türkiye hem de AB’ye üye ülkeler açısından çok olumlu. Zira, atılan adımlar ya da tartışılan konular insan eksenli. Bunu ekonomik ve kişisel anlamda söylüyorum. Ayrıca, Türkiye AB için kesinlikle büyük bir kazanım, bir zenginlik; çünkü Türkiye önemli potansiyele sahip bir partner olabilir AB için… Avrupa bunu görmeli ve ona göre hareket etmeli.

—Türkiye’nin üye olması hâlinde AB’nin sınırları Kafkaslar’a, Suriye, İran ve Irak’a dayanacak. Bu durumda Avrupa’nın güvenliği tehdit altına girer mi? Sizce Avrupa’nın sınırları nereye kadar uzanmalıdır?

Avrupa’nın batı, güney ve kuzey sınırları belli. Ama doğu tarafı çok geniş. Avrupa, her dönemde doğu sınırında bazı zorluklarla karşılaşmış. Avrupalı Hıristiyanların ekseriyeti, “AB, ancak Hıristiyan bir ülkeyle sınır olabilir. Onun için, bu birliğe üye olmanın şartı da Hıristiyan düşüncesine malik olmak, bu düşünceyi muhafaza etmektir” diyorlar. Dolayısıyla, Türkiye Avrupa ülkesi olarak kabul edilmiyor. Şimdi, bunlara göre, Avrupa’nın sınırları Ukrayna’ya kadar. Hatta, Arnavutları bile içine almak istemiyorlar. Diğer bir grup ise “AB birçok medeniyeti bir arada yaşatmalıdır” diyor. Buna göre, birlik medeniyetler çatısı altında olmalı. Dolayısıyla, dinler arasında bir ayrımcılık yaşanmamalıdır. Şahsen ben de bu ikinci görüşe inanıyorum ve onu destekliyorum; çünkü AB bir Hıristiyan kültürü ya da kulübü değildir. Avrupa’nın da geniş bir kültürü var. Papa II. John Paul, Atlantik’ten Ural dağlarına kadar olan coğrafyayı “Avrupa” olarak kabul ediyor. Bu açıdan bakıldığında Kafkaslar da bu sınırın içine giriyor. Yani Azerbaycan’ı da bir Avrupa ülkesi olarak kabul edebiliriz. Hiç unutulmamalıdır ki Avrupa’nın yolu Hıristiyanlık’tan geçiyor; ama bu dinin de ilk ve temel emri küreselleşmedir.

—Avrupa Komisyonu Başkanı Romano Prodi’nin geçen ay Azerbaycan ve Ermenistan’ı kapsayan resmi ziyaretinin tam da Türkiye’nin müzakere tarihi almak için çaba sarf ettiği günler öncesine denk gelmesi sizce bir tesadüf mü? Yoksa AB, Papa’nın gösterdiği nihai sınır ülkelerini son bir kez gözden mi geçirdi?

Bu konuda tam olarak bir şey diyemeyeceğim. Ama yakın arkadaşım olan Prodi’nin Azerbaycan’ı ziyaret etmesinden sonra ben de Bakû’ye gelme ihtiyacını hissettim. Şu bir gerçek. Bu bölge çok problemli. Karabağ gibi sıcak bir sıkıntı var. Demokratikleşmede eksiklikler mevcut. Ama her şeye rağmen bu bölge hakkında dünyaya iyi haber vermeliyiz. Buranın AB için çok büyük önem taşıdığını da vurgulamalıyım. Kafkas ülkeleri birbiriyle diyalog içinde olmalı. Uluslararası teşkilatlar bunu çok iyi benimsemeli ve önemsemeli. Bir Ermeni, bir Azeri ile yeniden bir arada yaşayabileceğine inanmalı. Bu olursa meselenin yarısı hal yoluna girer. Aksi takdirde barıştan söz etmek mümkün değil. AB, bundan sonra bölgedeki müspet ya da menfi gelişmelere karşı sessiz kalamaz artık.

—Peki, çok önem verdiğiniz Kafkaslar’a gelirken hangi duygular içindeydiniz. Şimdi dönerken ne hissediyorsunuz?

Kafkaslar’daki gezim Gürcistan’dan başladı. Geçtiğimiz hafta Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Şaakaşvili’nin himayesinde gerçekleştirilen “Küreselleşme ve Dinlerarası Diyalog” kongresine katıldım. Gördüm ki her şeye rağmen buradaki dinlerarası hoşgörü birçok Avrupa ülkesinden daha ileri. Özellikle, Hıristiyan inancına sahip insanlar çok rahat bir şekilde inançlarını yerine getiriyor. Azerbaycan’ı da gezdim. Bir ay sonra da Ermenistan’a geçeceğim. Bu bölge geçmişte olduğu gibi günümüzde de çok etnik yapılı ve stratejik bir konuma sahip. Kafkaslar’ı gezmeden önce çok okudum, sordum ve soruşturdum. Ama ne yazık ki, bu bölgeyle ilgili net bir bilgi edinemedim. Çok zor olduğunu anladım. Hatta Yunan yazar Strabon diyor ki; dört asır önce bu coğrafyada 25 dil konuşuluyordu. O zamanlar da benzeri sıkıntılar mevcutmuş. Şimdi ise sadece etnik değil, iktisadi, siyasi ve coğrafi birçok problem var. Ama başta AB olmak üzere dünya için buraların barış içinde yaşaması lazım. Kafkaslar sulh ile çatışmanın ortasında kalan bir bölge. Buradaki barış ve güven ortamı bölgeye ve dünyaya katkıda bulunacak. Aynı şekilde, savaş da önce bölgeye sonra da dünyaya zarar verir. Çok eksik bilgilerle geldim, reel ve objektif bilgilerle dönüyorum. Ayrıca, Kafkaslar’ı sadece Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’la sınırlamak doğru değil. Çeçenistan’da yaşananlar bugün dünyanın en önemli problemi haline geldi biliyorsunuz.

—Peki, Avrupa ülkeleri çizdiğiniz bur çerçevenin ne kadar farkında? Avrupa, bölge adına üzerine düşen vazifeyi yaptı mı?

Çeçenistan’da savaş başlamadan önce bir milyona yakın insan yaşıyordu. Ama, bu rakam şimdi 200 bin civarında. Diğerleri, dünyanın muhtelif yerlerine dağıldı. Çeçenistan sorunu patlak vermeden önce dünya ülkeleri üstüne düşeni yapabilseydi, bu bölgeye sırtını çevirmeseydi belki de olaylar bu noktaya gelmezdi. Avrupalısı, Asyalısı, Afrikalısı, Amerikalısı ile dünya küçük bir köy haline geldi artık… Bugün bir komşunun evi yanıyorsa, sessiz kalınması durumunda yarın o yangının sessiz kalanın evine de sıçramayacağına kimse garanti veremez. 11 Eylül olaylarından sonra her Amerikalı kendi kendine sormaya başladı: “El Kaide niye bize saldırdı?” Doğru bilgilendirmeyi iyi yapmalıyız. Meselenin inançla bir bağlantısının olmadığı ya da bu saldırının Müslümanların inanç sistemine ters olduğu ifade edilmelidir. Bu konuda Müslümanlarla Hıristiyanlar arasına herhangi bir fark konulmamalıdır. Meseleye eşit uzaklıkta bakılmalıdır. Bu, bütün beşeriyetin derdi olmalıdır. ABD, terörü şimdilik silah gücüyle çözeceğine inanıyor. Bu yanlışlığı da dünyanın süper gücü ABD seçiyor.

—Özellikle 11 Eylül’den sonra “terör” kelimesinin önüne bazı sıfatlar eklenmek suretiyle “İslamcı terör” ya da “İslamî terör” gibi sıfatlar konuyor. Aynı şeyi bir Ermeni yaptığında Hıristiyan terörü veya bir Yahudi gerçekleştirdiğinde Musevi terörü şeklinde takdim edilmiyor. Sizce bu bir paradoks ve subjektif bir yaklaşım değil mi?

Evet, ben şahsen bu yakıştırmaları kabul etmiyor ve doğru bulmuyorum. Bu olayların kaynağına bakmak lazım. Şu kabul edilmeli ki, dünyada zihnî bir kirlilik var. Kültürel anlamda ve diyalog konusunda büyük bir geri kalmışlık söz konusu. Avrupa ekonomik olarak çok zengin olabilir; ama manevi yönden büyük problemleri var. Her şeye rağmen diyalog konusunda güzel gelişmeler de yaşanmıyor değil. Diyalog konusunda önemli adımlar atılıyor; önemli uluslararası konferanslar gerçekleşiyor. Bunların çoğu da önemli bir saygınlığı sahip Müslümanlar tarafından organize ediliyor.

—Kafkaslar’a gelişiniz sırasında Fethullah Gülen Hocaefendi’nin başlatmış olduğu “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” çalışmaları çerçevesinde yapılan faaliyetleri bu karmaşık coğrafyada yerinde gördünüz. Onun teşvik ve tavsiyeleriyle açılan okulların AB sürecine ve dünya barışına katkısıyla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Fethullah Gülen’i ve hareketini, yaklaşık 8 milyonluk bir kitle üzerinde nüfûza sahip önemli bir Hıristiyan liderin konferansı sırasında duymuştum. Bilhassa dinlerarası diyalog ve hoşgörü konusundaki çalışmalarını ve modern insan tipi yetiştirmek için teşvik ettiği eğitim kurumlarını duymuştum. Yaklaşık iki seneden beri kendi çapımda araştırıyorum. Şunu söyleyebilirim; bu hareket ve bu hareketin yapmış olduğu çalışmalar hayatımda önemli değişimlerin yaşanmasına sebep oldu. Yazarlığını yaptığım Cittanuova Dergisi de Katolik kaynaklı önemli bir yayındır. 100 binden fazla tiraja sahip ve 27 ayrı baskı gerçekleştiriyor. Dergimiz, kültürel ve dinlerarası diyaloğa çok önem veriyor. Pozitif iletişim istiyoruz. Ben de bunlara çok önem veren bir gazeteciyim. Kesinlikle doğruya ve gerçeğe yer veren bir insanım. Onun için bu hareketin yapmış olduğu faaliyetleri önemsiyorum. Yeniden şekillenen dünyaya önemli katkılar sağladığını düşünüyorum.

Mesela beni en çok etkileyen somut bir örnek verecek olursam; Gürcistan’da Süleyman Demirel Koleji’ni gezdim. Tamamen Hıristiyan bir ülkede ve öğrencilerin tamamına yakını Hıristiyan ailelerin çocuğu olmasına rağmen, Müslüman öğretmenler bu insanlara hizmet veriyor. Hem de hiç bir ırk bağlılığı da olmadan. Bunu nasıl algılamak lazım. (Enes Cansever)

Share:

More Posts

Send Us A Message