Azerbaycan’da Hakk’a yürüyen bir gönül insanı: Mustafa Kemal Özcan

Home » Türkçe » Basından » Köşe Yazıları » Azerbaycan’da Hakk’a yürüyen bir gönül insanı: Mustafa Kemal Özcan

Azerbaycan’da Hakk’a yürüyen bir gönül insanı: Mustafa Kemal Özcan

Soğuk bir Bakü sabahıydı. Gökyüzünde kara bulutlar dolaşıyordu. Yağmur yağdı yağacak gibiydi. Sokaklar işe yetişme telaşıyla koşuşturanlarla dolu değildi o gün. Pazar gününün sükûneti çökmüştü şehre. İşyerine doğru yürürken telefonuma bir mesaj geldi. Mesajı okurken adeta donakaldım.

Çevreyle bir anda alakam kesildi ve ben başka âlemlere dalıp gittim. Hayatın devam ettiği o dakikalarda canlı olup olmadığıma dair bir şey hissetmiyordum. Kara haber tez duyulur derler ya, o kabilden bir gönül insanının daha ruhunun ufkuna yürüdüğünü öğrenmenin üzüntü ve şaşkınlığı içerisindeydim. Tabii, bu insan, yıllardır beraber çalıştığım, kendisinden çok şey öğrendiğim, mütevekkil şahsiyet Mustafa Kemal Özcan kardeşimiz olunca ayrı bir hüzün çöktü üzerime. Ömrünü dolu dolu yaşayan, mefkûre sahibi insanların hayatları unutulmaz anılarla doludur. Sıkıntılarında ayrı bir sürur, sevinçlerinde ayrı bir burukluk yaşarlar. Hayatlarını hep başkalarının mutluluklarına bağlı yaşadıkları için kendilerine ait bir duyguları olmaz çoğu zaman. Onların her anları Hak adına konuşmak, yazmak ve anlatmakla, bir bakıma Özdemir Asaf’ın; ‘Durduğum nokta yerinde durmuyor’ dizelerinde kendisini bulan bir ruh haliyle doludur. Bu abide şahsiyetler, değişen toplumu her katmanıyla iyi okur ve ona göre de donanımlarını yükseltirler. Dünya çoğu zaman bir uğrak yeridir onlar için. Günlük geçim sıkıntıları içerisinde boğulup kalarak, asli vazifelerini asla akıldan çıkarmazlar. Her lahza, geleceğin altın neslinin hülyalarını kurar ve o devrin gerektirdiği “insan modelini” mücessem hale getirmek için çırpınır dururlar. Onlar için her şeyin merkezinde “insan” vardır. Dolayısıyla bir insanın dahi yaşatılmasına vesile olmak, onların kendilerine addettikleri en büyük vazifeleridir. İşte Mustafa Kemal Özcan kardeşim de “o kutlulardan” biriydi.

Rahmetli, genç yaşta Azerbaycan’a gelmiş ve ömrünün çoğunu da bu ülkede geçirmişti. Hastalığından haberi olmadan, sancılarına aldırmadan sürekli koşar, dayanılmaz acılarını tebessümle karşılardı. Kanser olduğunu öğrenince yıkılmadı, kadere rıza göstererek “Her nefis ölümü tadacaktır.” hakikatine sımsıkı sarıldı ve tevekkül etti Rabb’ine. Onun gibilerinden de bu beklenirdi zaten. İdarecileri, “Biliyoruz ki sen burayı çok seviyorsun ama tedavi olman için Türkiye’ye dönmen gerekli.” dediklerinde, yüzündeki tebessümün gözyaşlarına dönüştüğünü ilk kez görmüşlerdi. O, bu kadar çok seviyordu Azerbaycan’ı, Azerbaycan insanını, öğrencilerini, velilerini ve herkesi. Kardeş ülke can Azerbaycan’ımızın gelecek nesillerini yetiştirme adına eğitim ve öğretimin her kademesinde görev yapmış bir insan olarak, hiçbir beklenti içerisine girmeden, müstakim bir çizgide Hakk’a yürüdü. Arkada kalanlara da, yaşadığı günlerde olduğu kadar, vefatıyla da bir ders verdi adeta. Hiç isyan etmeden tam bir teslimiyet içerisinde göçtü dar-ı bekâya. Ümit ediyoruz ve inanıyoruz ki şehadet mertebesine ulaşmış, ölümsüzlük şerbetini içmiştir inşallah. Bizim için o hâlâ ruh ve kalbimizde yaşıyor ve aramızdadır. Dünyanın değişik yerlerindeki öğrencileriyle ve dostlarıyla beraberdir, onların dualarına ortak oluyordur kim bilir. Yetiştirdiği insanların gördüğü hayırlı işler sayesinde hasenat defteri hiç kapanmayacaktır.

Rahmetli Mustafa Kemal Özcan, yorulmak bilmeden sürekli koştururdu. Muhtereme eşi de onunla beraber aynı duygu etrafında gayret sarf eder ve ona sürekli destek olurdu. Adeta onu tamamlar ve ömür sermayesinin eşi için daha kısa olacağını hisseder gibi amel defterini daha da doldurması için ona her türlü kolaylığı sağlardı. Hep bu toprakların insanının misafirperverliğiyle, güler yüzlü ve samimi tavırlarıyla ayrı bir değeri vardı onda. Herkesi memnun etmek ister, herkesle ilgilenirdi. Bazıları için vakit kaybı sayılabilecek işler onun gözünde vazifeye dönüşürdü. Bu ülkenin insanını hem sevmişti hem de kendisini sevdirmişti. Onda, sonradan kazanılmayacak içten gelen bir yaşama ve yaşatma sevinci vardı. Güldü mü içten gülerdi. Gözlerinin derinliklerinde yakalardınız tebessümlerini. Bazen de hissederdiniz öteler ötesine baktığını ve özlem duyduğunu. Yaşama ve yaşatma sevincini öğrencilerinden ve velilerle yaptığı samimane sohbetlerden alarak sürekli yenilerdi kendisini. Gecesi gündüzü bir olmuştu adeta. Çektiği sıkıntıları ve yorgunlukları bir güzellik gördüğünde unutuverirdi.

Bizler ondan çok şey öğrendik. Her şeyden öte, “sabrı” öğrendik. Affetmeyi, hayatın vermediklerinin hesabını insanlardan sormamayı, gerektiğinde vazgeçmeyi, elindekiyle yetinerek fazlasını istememeyi, dostluklarını yıpratmadan eskitmeyi, başkalarını karşılıksız sevmeyi… Daha sayamayacağım nice güzel hususiyetleri Mustafa Kemal Özcan’dan öğrendik. İnsan çoğu zaman bir yönünü geliştirerek yansıtır. Ama o çok yönlü bir insandı ve kendisini bu güzellikleriyle başarılı bir şekilde ifade ederdi. Rahmetlinin çok mülayim ve yumuşak bir fıtratı vardı. Eğer birine bir şeyler anlatılacaksa onun hoşgörü ve mülâyemet içerisinde anlatılması gerektiğini söylerdi. Karşısındaki insanda bir önyargı varsa, onun hoşgörü ikliminde erir giderdi. Başkalarının zaaf ve eksikliklerini görmez ve onları kendi konumunda kabul ederdi. Kalplerin paslı kilitlerini açmak için şefkat anahtarını kullanarak muhatabını kendisini dinler hale getirirdi. Böylece olumsuz başlayan görüşme çok güzel neticeler doğurur, görüştüğü insanın alıcıları tamamen açılırdı. Sözlerini hep samimiyet içerisinde söylediği için karşısındakini etkilerdi. Kötü söze ve davranışa asla misliyle mukabele etmezdi. Hep sözü dönüp dolaştırır hakikate bağlardı.

İnsanın kendisini ifade etmesi ve değerlendirmesi ne kadar zorsa insanlığa hizmet için koşturan, arkasında yaşanması zor bir hayat bırakan ve koşarken dar-ı bekâya irtihal eden Mustafa Kemal Özcan kardeşimizi anlatmak da o kadar zor olsa gerek. Yaşamak denen o sonsuz uğultunun, karmaşanın içerisinde durup kendimizi dinleyebiliyor muyuz? Hayatımızdaki umudun nabzını tutup, kendisiyle benzerliğini fark edince yenilenebiliyor muyuz? Kalbimizde doğan güneşle, fikrimizde tomurcuklanan sorularla hayata bakışımız değişebiliyor mu? Maviyi, sarıyı, kuşun kanadını, rüzgârı yerli yerine koyup ufkun ötesini düşleyebiliyor muyuz? Ruhumuzun ve kalbimizin derinliklerinde bir lezzet hissediyor muyuz? İşte tam bu tefekkür anlarında kardeşimize bir Fatiha göndermeyi unutmayalım.

Her zaman güzel düşündün ve güzel yaşadın kardeşim. Ruhunun ufkuna yürürken de sadece bir gün yatağa mahkûm oldun. Hep hizmet aşkı ve iştiyakıyla koşturdun ve son nefesine kadar da istikametten ayrılmadın. Niyetinde hep sağlığına kavuşup yeniden göç etmek vardı. Gidip de dönmemekti hayalin. İşte, hayallerin gerçek oldu. Asıl gidilecek yere, dönmemek üzere göçtün. Sevgiliye ve baki dostlara kavuştun. Ruhun şad olsun kardeşim. Biz senden razıydık, Allah da senden razı olsun, mekânını cennet eylesin, geride bıraktığın ailene, mesai arkadaşlarına ve dostlarına sabır versin.

Share:

More Posts

Send Us A Message