Bir ara ‘oksitli’ gazete atmıştı başlığı: ‘İrtica camiye sızdı’. Ne menem şeydi bu irtica? Nasıl bir organizmaydı, ne tür bir sızma gösteriyordu? Hele ki camiye sızmak nasıl bir durumdu? Haziran infazı döneminin flaş ismi Saygı Öztürk üç günden beri sanki bir yerden işaret almışçasına yazıp çiziyor; ‘Müfettişler rapor hazırladı; emniyette Fethullahçı polisler!’ Nedir Fethullahçı olmak?
Önceki gün Nazlı Ilıcak’ın yazısından; ‘Neticede Fethullah Hocaefendi, satanizmi değil İslâmiyet’i telkin ediyor. İslâmî bir hayat tarzını özendiriyor. Ama, Türkiye’de öylesine bir baskı var ki, İslâmî yaşantı, özellikle bürokraside, kişilerin başına belâ açabiliyor. Yargısız infaz kararnamesi, dindarların başına örülecek çorabın kılıfı değil mi? Her gün benzer olaylara şahit oluyoruz. Bu yüzden, Fethullah Hocaefendi, kendisinden feyz alanlara, göze batmamaları tavsiyesinde bulunuyor olabilir. Ne var bunda? Buna takiyye değil, ancak tedbir denir.’ Soruyu şu şekilde sorayım: ‘Eğer ben Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ya da İslamiyet’i benimseyip, insanların ahlâklı, imanlı olması için gayret sarf eden başka bir hocaefendi’yi seviyor, ona muhabbet besliyorsam mürteci miyim? Vatan ve millet düşmanı mıyım?’
Daha da can yakan, acıtan bir yüzleşmeye ne dersiniz?
Eğer ilim ve din uğruna hizmet veren, insanlığı ahlâklı bir yola çeviren kişileri sevmek, onların eserlerini (mesela çekmecemde tutmak) takip eden bir bürokrat isem, hemen kapı önüne konulup aforoz edilmem mi gerekiyor? Bu doğru ve sağlıklı bir yapının uygulayabileceği bir yaptırım mıdır?
Durun daha yanmadı canımız. Devam ediyoruz…
Camide Allah’ın adını anıyorsam, hayatımda Peygamber Efendimiz’in (sav) hadislerini rehber edinerek davranmaya çalışıyorsam ve mesela nüfus müdürlüğünde memur isem, ben ‘bir devlet kurumuna sızmış mürteci’ miyim?
Nedir irtica?
Merhum Cemil Meriç ne diyor bakın: ‘Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.’
Ülkemizde, elinde bulunduğu kişinin kullanıma göre değişkenlik ve keskinlik gösteren bu kavram, neredeyse karşıt görüşte olanın, moda tabirle ‘öteki’nin kıyımı için muhteşem bir mekanizmaya dönüşüvermiştir.
Önceki gün 30 Ağustos Zafer Bayramı’ydı. Vaktiyle bu ülke için kanını, canını, namusunu, ırzını feda edenlerin rahmetle anılması gereken bir bayram… Gençlik günlerinde komünizmin doktrinleriyle heyecanlanan, ölüm yıldönümlerinde Çayan’lar, Gezmiş’ler için (elbette karar vermek bize düşmez; ama bu kişilerin rejimi yıkmak suçuyla yargılandıklarının bilinmesi lazım) ağıtlar döktüren ve vatanı sadece kendilerinin sanan bir kesim, Sultanbeyli’de ellerinde pankartlarla kendileri gibi düşünmeyenleri düşman, gerici, hain ilan ederek havayı yumrukladılar, ağızlarından tükürükler saçarak sloganlar attılar. Kızdıkları, köpürdükleri, sinir oldukları kesim karşılarında yoktu. Pankartlar açmadı, sloganlar atmadı. Zira onların, ‘husumete, düşmanlığa vakti yoktu…’
Öyle menem bir şeydi ki bu, beğenmediğiniz her şeyi sokabilirdiniz bu kılığa… Mesela, emniyettesiniz ve bin bir türlü ‘pis’ işe bulaştınız. Telefonlar dinlediniz, entrikalar çevirdiniz, kirli işlere bulaştınız. Paçayı kaptırdığınız an, hemen el altından bir tane, ‘irtica raporu’ ile sıyırma şansınız büyük bu ülkede. Nasıl olsa, alıcısı hazır olan bir medya var karşınızda. Anında manşetler parlatılıyor; ‘İrtica emniyete sızdı…’ Diyelim ki, bin bir türlü yolsuzluk çeviriyorsunuz Milli Eğitim’de. Sınav sisteminiz zir ü zeber, eğitim yerlerde sürünüyor.. hemen bir rapor ve vaveyla: ‘İrtica eğitimde..’ manşetler, yorumlar, kinler, hörgüçler hazır. Spor için değişen bir şey yok. Aklı başında üç-beş sporcu hem de inançlı ve ahlâklı. Çıkıp aslanlar gibi mücadele verip, bireysel ya da takım halinde başarı kazanıyorsa, manşetler hazır; ‘Sporda irtica!’ Başarı gölgelenmeli, bu milletin kendine olan güveni kırılmalı, özgüven yıkılmalı ki daha kolay ve sorunsuz yönetilsin.
Hukuk alanında da aynı. Kişisel husumetleri dolayısıyla, siyasi baskılar ve ideolojik tarafgirlikle açılan her dava sonunda aynı manşetler, aynı haykırışlar: ‘Memleket elden gidiyor, mürteciler geliyor!’ Hiçbir beraat ve takipsizlik haberi, suçlama haberi kadar yer bulmaz bu ülkenin medyasında. Üstelik artık açık açık müdahalede bulunanlar çıkar yargıya; ‘İrtica yargıya sızdı…’ Birkaç peşin hükümlü Türk adaletini baskı altında, töhmet altında bırakmayı göze alarak yargıya siyasal ve ideolojik baskı kurmayı sıradanlaştırır.
Elin oğlunun karın ağrısı, ideolojik körlüğü, husumeti, kini, hörgücü yok. Onlar yazınca, ‘İşinize bakın’ demek vatanseverlik. Bakın patriota, ibrikçiye, morf ve çetesine. Nasıl da gerdan kırıp, kikirdiyorlar. Nasıl da gevrek gevrek gülüyorlar. Vicdanlı ses çıktığında boğmak için bir yerlere dayayarak sırtlarını, kendilerini güçlü göstermek adına ‘kralcılık’ yaparken bazıları, bazıları da manşetleri parlatıyorlar.
Fethullah Gülen hakkında (aylardan beri sakız gibi ağızlarda gevelenen ama bir türlü açılmayan) dava nihayet açıldı. Artık iş yargının önünde. Bu ülkede vicdanlı, insaf ve iz’an sahibi yargıçların, hukuk adamlarının olduğunu yine bu ülkenin Cumhurbaşkanı gösterdi tüm dünyaya. Elbette psikolojik yönlendirmeler, imalar, telkinler oldu ve olacak. Ancak bu ülke kendisiyle yüzleşecek kesinlikle. Bu ülkeye hizmet edenler ile, bu ülkenin önünü kesmek isteyenler arasındaki farkı görebileceğimiz tarihî bir kavşak duruyor önümüzde. Hep beraber göreceğiz nelerin olacağını…








