Yıllar önce Asım Yıldırım’ın “Sen de Başkasına Anlat” isimli kitabında okumuştum. Bir yere not almışım; kendisine mi yoksa başkasına mı ait bilmiyorum. Şöyle diyordu Yıldırım, kabullendiğim, önemsediğim ve not aldığım o değerlendirmesinde: “Söyledim; duydu anlamına gelmez. Duydu; doğru anladı anlamına gelmez. Anladı; hak verdi anlamına gelmez. Hak verdi; inandı anlamına gelmez. İnandı; uyguladı anlamına gelmez. Uyguladı; sürdürecek anlamına gelmez.”
Aynı muhtevaya vurgu yapan tespitlerini geçenlerde Hocaefendi farklı cümlelerle ifade etti. Dedi ki: “Ayarı bozulmuş koskoca bir dünyada insanlığa hizmet için yola çıkmışsınız. Ne kadarına ulaştınız? Ulaştığınız insanlara hangi ölçüde ne anlattınız? Anlattığınız o şeyleri onlar anladı mı? Anladıklarını başkaları ile paylaştılar mı? Hayata geçirdiler mi?” Ve ardı ardına devam eden sorular.
Sizin de dikkatinizi çekmiştir; iki şey var burada. Birincisini söyledik; bizim de içinde bulunduğumuz insanlık gemisinde yüz yüze olduğumuz problemlere çözüm adına, bir başka dille kâinatı bir kardeşlik beşiği haline getirip birlikte yaşama zeminini oluşturma adına ne yaptığımız, nerelere ulaştığımız, ne kadar derdimizi duyurabildiğimiz ve nihayet muhataplarımızın bizi ne kadar anladığı. İkincisi ise “ayarı bozulmuş dünya” tabiri ile anlatılmak istenen basit ve yalın gerçek. Siz isterseniz zembereği kaymış ya da zıvanadan çıkmış deyin; netice değişmeyecektir, anlatılmak istenen bugünkü mevcut dünya manzarasıdır. Savaşların, kavgaların, ahlaksızlıkların, suçların, ötekileştirmelerin, yok saymaların, zulümlerin ve daha yüzlerce olumsuz kelime ile ifade edebileceğimiz dünya manzarası. Bunun suçlusu da başkası değil bizzat insanın kendisi. Hem de dünya, yaşayacağı tek mekân olmasına rağmen.
“Karınca hızıyla hareket ediyorsunuz ve bununla tatmin oluyorsunuz.” dedi ardından Hocaefendi. Düşmanlıklar diyecek oldum. Bir hiç uğruna, ipe-sapa gelmez sebeplerle yapılan saldırılar; vehimlerin, hayallerin, korkuların yönlendirdiği algıların olgu yerine konulup bir bardak suda koparılan fırtınalar diye içimden geçirdim. Peşi peşine devam eden sözlerinin arasında derin bir nefes almak için dursa hemen diyecektim bu aklımdan geçenleri ve ilave edecektim: “İşte bütün bunlar rahat çalışma imkânı vermiyor ki! Kendilerini düşman safına koymuş kişi ve grupların yalan, iftira ve tezvirlerle dolu söz ve davranışlarına cevap vermekle vaktimiz zayi oluyor. Şu ana kadar verilen ürünlerden de anlaşılacağı üzere insanlığın hayrından başka bir şey düşünülmeyen projelerin rahatça hayata intikaline fırsat tanımıyorlar.” Gerek kalmadı; çünkü peşi sıra söylediği cümleler bu soruların cevabını teşkil ediyordu. Şöyle dedi: “Bazılarının sizlere yaptığı düşmanlıkları görmemeniz lazım. Yoksa enerjinizi boşa harcamış olursunuz. Doğru bildiğiniz yolda yola devam etmelisiniz.”
Düşmanlık Artınca Ne Olacak?
Bu sözleri takiben söylediği şeyler gelecek adına ayrı bir ufuktu benim için. “Unutmayın; size olan düşmanlıklar gün geçtikçe artacak. Hissi rekabetleri, haset sınırına gelip dayanan insanlar olacak. Ben de biliyorum bu işleri, deyip halkın kafasını karıştıracak insanlar çıkmaya devam edecek. Aleyhte yapılan propagandalardan etkilenen mütehayyir insanlar ‘acaba’ diyecek. Mevcudiyetinize dahi tahammül edemeyen zındıkâya gelince, onlar zaten bulundukları yolda hız kesmeden yol alacak. Ümidinizi kırmak için değil, şok yaşamamanız, bunlarla karşılaştığınızda aşkınıza, şevkinize halel gelmesin diye söylüyorum bunları.”
Neden diyorsunuz? Neden herkesin kendi olarak, kendi kalarak, dini, milli, cinsi, harsi farklılıkları abartmadan tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi ne olur yeniden el ele, diz dize, gönül gönüle birlikte yaşasak diyorsunuz. İç geçiriyorsunuz. Kendi kendinizi yiyip bitiriyorsunuz. İhtimal ki bir tek kelimelik cevabı var bu anlamlı veya anlamsız sorunun; hazımsızlık. Öyle dedi Hocaefendi: “Hazmedemiyorlar. Ülkenin bir numaralı insanları olarak görmüşler kendilerini. Her şeye kendilerinin vakıf ve hâkim olduklarına inanıyorlar. Sizi, sizin inanç ve kültür dünyanızı hazmetmeleri çok zor. Halayık iken beylik iddiasında bulunmanızı hatta bey olmanızı kabullenmeleri hakikaten zor.”
Tarihte de hep böyle olmuş zaten. Efendimiz başta, peygamberlerin kavimleri tarafından kabullenilmemelerinin altında hazımsızlık yok mu? Kur’an’ın tabiriyle mele’ veya mütrefîn bir güruhun yani kendilerini toplumun efendisi gibi bir pozisyonda görmüş insanların, peygamberler ve onların etrafında halelenen insanlara çektirmeleri bu yüzden değil mi?
Birkaç dakika önce “Bazılarının sizlere yaptığı düşmanlıkları görmemeniz lazım. Yoksa enerjinizi boşa harcamış olursunuz. Doğru bildiğiniz yolda yola devam etmelisiniz.” diyerek yol haritası çizmeye başlayan Hocaefendi, haritanın devamında şunları söyledi: “Mahviyetinizi ortaya koyacaksınız. Bunu sözle değil, davranışla yapacaksınız. Çünkü insan kelime ve cümlelerle başkalarını kandırabilir, araya kendisini koyup muhatabını idare edebilir ama davranışlar yalan söylemez. Onlarda aldatma olmaz. Nefy edin kendinizi. Çok tekrar eden mülâhaza ile yapan O (cc); bizi bu yolda istihdam eden Rabb’imize hamd olsun deyin.”
Meşhur sözdür; “dertli söyleyen olur” derler. Dertli derdini etrafındaki üç-beş insanla paylaşırken birden ekranda Suzî’nin şu mısraları belirdi. “Ben de tam bunu söyleyecektim şimdi” dedi. Gelin birlikte okuyalım:
“Yağmıyor yağmurlar, bitmiyor lale
Acep bu halimiz böyle mi kala
Rahmet deryasından gelen bu ile
Vakitlerde esen yeller perişan!”
Ve son sözler bir dua: “Allah, yaptıklarını iman adına yapan müminleri maiyyet ve kurbiyeti ile şereflendirsin. İz’an adına (anlayış, feraset) yapanları iz’anlarında derinleştirsin. İnsaf adına yapanların insaflarını artırsın.”
Pekâlâ ya devamı diyeceksiniz? Ya düşmanlar ya da kendilerini düşman olarak görenler? Var ama dua; beddua değil. Zaten beddua ve tel’ine âmin dememeyi ilke edinen bir insandan başka ne beklenir ki? Duası şu; “Allah muradını yâr ettiyse, onlara da iman, iz’an, insaf, idrak, basiret, feraset versin!”
Sözlerimi merhum Aliya İzzetbegoviç’in hikmet yüklü vecizesi ile bitireyim: “Düşmanlara borcumuz var; o da adil olmaktır.”








