Soru: Günümüzdeki dünyevî imkân, refah ve bolluğu; sürekli tetiklenen enaniyet ve benlik duygularını göz önünde bulundurduğumuzda, Hakk’a ulaşmada önemli bir vesile olan acz u fakr duygusunu kazanma adına neler yapılabilir?
Cevap: Mizaç, meşrep ve zamanın ilcaatına göre –temel esas ve disiplinler mahfuz– insanı Allah’a ulaştıran yollar farklılaşabilir. Meselâ Muhammed Bahâeddin Nakşibendî Hazretlerinin yolu anlatılırken, bildiğiniz üzere şu dört esasa dikkat çekilir:
“Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk:
Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.”
Yani Nakşibendî tarikatına göre dört şeyi terk etmek gerekir. Terk edilmesi gereken
bu esaslardan birisi, terk-i dünyadır. Dünyayı terk etmek, hiç kazanmamak, mal mülk
sahibi olmamak demek değildir. Elbette ki mü’min çok iyi çalışır, çabalar, kazanır;
ama çalışıp kazanmasını sadece kendi rahatına, kendi yeme içmesine, dünyevî arzu
ve hevesine bağlamaz ve hele elde ettiği imkânlardan dolayı asla gurura girmez,
şımarıp küstahlaşmaz, servetinin altında ezilip kalmaz. Öyle ki o, yeri geldiğinde,
elinde avucunda ne varsa hepsini Rabbisinin rızası istikametinde harcamaktan çekinmez.
Ayrıca dünyayı terk mevzuunda Hz. Pîr’in verdiği ölçü dikkat çekicidir. O, dünyayı
üç husustan dolayı kesben değil, kalben terk etmek gerektiğinden bahseder. Buna
göre, mal mülk mevzuunda esas önemli olan, çalışıp kazanan bir insanın, kazandığı
şeylerin kalbinde yer etmemesidir. İbrahim Hakkı Hazretleri;
“Dil beyt-i hüdadır, ânı pak eyle sivadan.
Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde” diyor. Zira kalbde esas mütecelli olacak
Allah’tır. Dolayısıyla mala mülke, servet u samana kalbde yer verilmiyorsa ve o
kalb Allah’la irtibat ve Allah sevgisiyle dolu ise, Karun kadar zengin olsa dahi,
böyle bir insan için servet u saman mahzurlu değildir.
Hz. Pîr, dünyayı kalbe koymamanın ölçüsünü de mealen şu şekilde verir: “Aklı
başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ne de kaybettiği şeye
mahzun olur.” Evet, o, dünyalık bir şey kazandığı zaman, Allah’a hamd eder ve kazandığı
o şeyin hakkını nasıl vereceğini, onun şükrünü nasıl eda edebileceğini düşünür.
Kaybettiği zaman da yine Allah’a hamd eder ve “Rabbime hamd olsun ki, dünyalık bu
yükü benden aldı götürdü. Çok şükür ki, bu vesileyle o yükün altından sıyrıldık.”
der. Bu zaviyeden, eğer bir insan, makam, mansıp, ikbal, istikbal, kalemşorlük,
müşarun bi’l-benan olma, müsteşarlık, danışmanlık, genel müdürlük, bakanlık ve başbakanlıkla
seviniyor ve bunları elde ettiği takdirde çok önemli şeyler elde ettiğini düşünüyorsa,
o insan, mazhar olduğu nimetleri tahdis-i nimet mülâhazasına bağlamadığından ötürü
kaybediyor demektir. Bu konuda müstakim düşünce ise şudur: “Mazhar olduğum bütün
bu nimetler birer emanettir ve bu emanetin bana yüklediği bir kısım vazife ve sorumluluklar
vardır. Ben bu vazife ve sorumlulukları yerine getirebilirsem ancak o zaman bu nimetlerin
hakkını vermiş olurum.” Evet, bir insan, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine lütfettiği bu
ve benzeri nimetleri tahdis-i nimet mülâhazasıyla değerlendiriyor, yeri geldiğinde
onları çok rahatlıkla elinin tersiyle itebiliyor ve “Git Allah’ını seversen. Sen
benim kalbimde yer edinemezsin!” diyecek kadar mertçe davranabiliyorsa, işte bu
insan, dünyayı terk etmiş demektir.
Terk-i dünyadan sonra ise terk-i ukbâ geliyor. Terk-i ukbâ ise, insanın yaptığı
ibadet u taati uhrevî bir mükâfat ve bedele bağlamaması demektir. Allah’a kullukta
bulunan, O’nun yolunda koşturan bir insanın, “Allah’ım ben bu kadar namaz kılıyor,
oruç tutuyor ve dine hizmet adına koşturuyorum. Benim bu kadar koşturmama karşılık
Sen de Cennet’ini bana ver!” demesi, kendi konumunu bilmemesi, bir gaflet ve küstahlık
içine düşmesi demektir. Zira Cennet Allah’ın fazlıyla insana lütfedeceği bir nimettir.
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü tahiyyat) bu hakikati ifade etme adına
şöyle buyurur: “Hiç kimse ameliyle Cennet’e giremez.” Sahabe-i kiram efendilerimiz:
“Siz de mi ya Resûlallah?” diye sorunca da şöyle cevap verir: “Allah rahmet
ve fazlıyla sarıp sarmalamazsa ben de giremem.” (Buhari, Merdâ 19) Evet, Cennet
Allah’ın fazlının neticesidir. Kulluk ve ubûdiyet Allah’ın hakkı, bizim ise vazifemizdir.
Ukbâyı terk meselesi işte bu açıdan ele alınmalıdır. Yoksa ukbâyı terk, insan için,
Cennet’i istememek ve Cehennem’den sakınmamak demek değildir. Zaten biz sabah-akşam
okuduğumuz dualarımızda:
اَللّٰهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْأَبْرَارِ اَللّٰهُمَّ أَجِرْناَ مِنَ
الناَّرِ
“Allah’ım bizi Cehennem ateşinden koru, ebrarla birlikte Cennet’e idhal eyle.”
diyoruz.
Sil Kendini ve Unut Terk Ettiklerini
Nakşîlerin üçüncü düsturu ise terk-i hestîdir. Bunun mânâsı, insanın kendini
nefyetmesi, kendini düşünmemesi demektir. Meselâ namazda, Allah huzurunda kullukta
bulunurken, insanın kendinden sıyrılmaya talip olması, kendini bütün bütün silmesi
terk-i hestîdir. Öyle ki, o insan, namaza durduğu esnada, âdeta “Acaba ben var mıyım,
yok muyum? Şayet yoksam, nasıl oluyor da, dudaklarımdan niyete dair bu lafızlar
dökülüyor. Demek ki varım. Hâlbuki O’nun var olduğu yerde ben nasıl var olabilirim
ki? Bir yerde sonsuz varsa, onun karşısında sadece sıfır vardır. O hâlde bana düşen
sadece sıfır olmaktır.” diyecek kadar, kendisinden sıyrılma gayreti içinde olmalıdır.
Evet, terk-i hestî, insanın kendisini bütün bütün yok farz etmesi demektir. Bizim
varlığımız O’nun varlığının ancak gölgesinin gölgesinin gölgesinin gölgesinden (…)
ibarettir. Ben buraya üç tane nokta koyuyorum. Siz o gölgeyi ne kadar sayarsanız
sayın, yine de bu mevzuda müntehaya varamazsınız.
Son olarak terk-i terk geliyor. Bunun mânâsı ise, dünyayı terk eden, mülâhazalarını
ukbaya da bağlamayan ve kendisini de terk eden bir insanın, “İşte ben böyle bir
târikim” mülâhazasına da kapılarını kapatması, böyle bir mülâhazanın bir kir hâlinde
hayaline gelip konmasına dahi meydan vermemesi ve bütün bu terkleri de terk etmesi
demektir. Yani terk-i terk, insanın, aklının köşesinden dahi: “Maşaallah, ben dünyayı
da, ukbayı da, kendimi de terk ettim!” şeklinde bir düşüncenin geçmesine fırsat
vermemesidir. Öyle ki, birisi gelip ona: “Sen şunu terk ettin, bunu terk ettin!”
dediğinde, o, “hatırlamıyorum” diyecek kadar, bu terkleri düşünmekten uzak, onları
unutmuş ve zihninden silmiş olmalıdır.
Kehkeşanlara Sahip Olsan Dahi
Fakat günümüzde, özgüven mülâhazasıyla benlik, enaniyet ve ego öne çıkarılmış
ve bu durum sâri ve öldürücü bir hastalık gibi yayılmıştır. Bu sebeple, Hz. Pîr,
günümüzün bu realitesini göz önünde bulundurup meseleyi mâkul bir mesnede dayandırdıktan
sonra çağın insanına şöyle seslenir:
“Der tarik-i acz-mendî, lâzım âmed çâr çiz.
Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak, ey aziz.”
Evet, enaniyetin çok ileri gittiği, kabarıp köpürerek âdeta damla iken derya
hâline geldiği günümüzde, mâkul mesnetlerini ortaya koymadan, bütün bütün enaniyeti
terk oldukça zordur. Bundan dolayı Üstad Hazretleri, mesnet ve gerekçelerini ifade
ve izah etmek suretiyle günümüz insanını acz u fakr, şevk u şükür yoluna çağırmaktadır.
Bu yolda, ilk olarak insanın acz u fakrını kabul ve itiraf etmesi gerekir. Çünkü
insanın kendisini muktedir gördüğü yeme, içme gibi en basit hareket ve davranışlarda
bile, kendi payına düşen iktidar yok denecek kadar azdır. Zira daha başta, mükemmel
bir sistem hâlinde işleyen vücudu insana veren Allah’tır. Evet, bu baş döndürücü
sistemi başta O kurmuş, O bahşetmiştir. Aynı zamanda, bu mükemmel sistemin işleyişi
de, O’nun kudret, irade, tasarruf, inayet ve riayeti altında cereyan etmektedir.
Esasında Kaf sûresindeki,
وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf sûresi, 50/16) âyet-i
kerimesi bu açıdan da mülâhazaya alınabilir.
İşte bu kadar aciz ve muhtaç durumda olan insanoğlunun diğer taraftan hayat,
sıhhat, ebediyet, Cennet… gibi sınırsız ve sonsuzluğa uzanan arzu ve emelleri
vardır. Bütün bu istekler karşısında bir insana acaba Kehkeşanlar verilse dahi,
bu arzu ve emellerin kaçta kaçını tahakkuk ettirebilir? Acaba insan, bütün bu fizikî
sistemlerin yapısını bozarak, bu arzularını onlarla yerine getirebilir mi? Ya da
sahip olduğu ebediyet arzusunun dantelâsını Samanyolu galaksisiyle örüp örgüleyebilir
mi? İşte insan, varlığı itibarıyla, bu kadar acizdir. Onun hamuru âdeta aczden yoğrulmuş
gibidir. Aynı zamanda o, muhtaç olduğu şeylerin yüzde birine sahip olamayacak kadar
da fakirdir. İşte Üstad Hazretleri, “acz-i mutlak” ve “fakr-ı mutlak” diyerek bize
bu hakikati anlatmış ve bu hakikatle ortaya çıkan yolu göstermiştir. Mesele bu şekilde
acz ve fakr etrafında örgülenince, insana düşen de başka değil, kendini acz u fakr
sultanı görmek; görüp “Eğer âcizlik ve fakirlikte bir sultan seçilecekse, o ben
olmalıyım.” mülâhazası içinde bulunmaktır.
Diğer taraftan acz u fakr şuuruyla bezeli bir mü’min için, Cenâb-ı Hakk’ın öyle
teveccühleri olur ki, bakarsınız Allah (celle celâluhu), hiç olmayacak şeyleri ona
yaptırtır. Her şey öyle yerli yerindedir ki, dehrin hâdiseleri karşısında birilerinin
onu kurtarmak için müdahale edip by-pass yapmasına ihtiyaç kalmaz. Bu durumu gören
fert, olup bitenler karşısında “Ümitsizlik ve yeise düşecek ne var?” diyerek şevkle
hareket eder. “Niçin şükür duyguları içinde O’nun yolunda koşturup durmayayım ki!”
der, şevkle şahlanır. Daha sonra da sağanak sağanak başından aşağıya yağan nimetler
karşısında sürekli tahdis-i nimet mülâhazasıyla gerilime geçer ve bir ömür boyu
hız kesmeksizin yoluna devam eder. İşte Üstad Hazretlerinin, insanı şevk-i mutlak
ve şükr-ü mutlaka ulaştıran acz u fakr mülâhazası budur. Yoksa buradaki fakirlik
ve acziyetten kasıt, maddî fakirlik, insanın dünya adına hiçbir şeye malik olmaması
demek değildir. Evet, Hz. Pîr’in ortaya koyup anlatmak istediği acziyet ve fakirlik,
insanın, insanî realiteler içinde neye malik olduğunu ve ne kadar aciz olduğunu
görüp idrak etmesi demektir. İşte bu yapılabildiği takdirde kalbdeki nokta-i istinat
ve nokta-i istimdat tam duyulup hissedilecek ve böylece insan, kendini Hakk’a ulaştıran,
Allah’la münasebetini derinleştiren kestirme bir yola girmiş bulacaktır.








