Almanya’da bir kilisenin tamir edilmesi için devletin yanı sıra kişilerin de katkı yaptığını ve Fethullah Gülen’in de bu kişilerden biri olduğunu, kaynağına dayanarak köşesine taşıyan Akşam gazetesi yazarlarından Nagehan Alçı, ertesi gün bu bilgiyi tashih ederek diyor ki “kaynağım yanlış bilgi vermiş, gazetecilik de yanlıştan dönmek bir erdemdir ve ben de yanlışımdan dönüyorum, dün yazdığım yazının yanlış olduğunu itiraf ediyorum”.
Mahkeme kararlarını bile yayınlamakta tereddüt eden koca gazeteler veya defalarca tekzip yedikleri halde aynı teraneyi okuyan yılların köşe yazarlarını düşününce Nagehan Hanım’ın bu davranışını fevkalade ahlaki buluyor ve kutluyorum.
Peki, hangi noktada Nagehan Alçı’yı haklı buluyorum. Tashih yazısında bir şeye çok içerlediğini, hatta ürktüğünü ifade ediyor Sayın Alçı. “Ancak son dört günde gördüklerim beni endişelendirmiyor değil. Gülen’in bir kiliseye yardım ettiği iddiası, yanlış bile olsa böyle topyekun bir başkaldırıyı gerektirecek bir iddia mıdır? Bu, Hocaefendi’yi karalamak anlamına mı gelir?” yazısının ilk paragrafında endişesinin sebebini de anlatıyor “Bana mail atmış yüzlerce okur! ‘Sen Müslüman değilsin!’ mesajları yollayan onlarca kişi! Gizli ajandalarımdan tutun, ailemin köklerine kadar beni yeni baştan yaratan düzinelerce ‘hayalgücü sahibi’!”
Sayın Elçi’nin sevinmesi gereken bir yön var; Türkiye okuyor, Türkiye konuşuyor ve Türkiye tepki veriyor. Ezilen, susan, hakkını arayamayan modeller yerini; konuşan-yazan, ekranlara çıkıp derdini anlatan, müsademe-i efkâra katkı yapan modellere bırakıyor. İşte demokrasinin kazandırdığı en büyük haslet. Her gittiğim konuşmada mutlaka ifade ettiğim bir husus var: “STV de olsa mutlaka tepkilerinizi dile getirin; bizi uyarın, ya alkışlayın ya da rahatsız olduğunuzu ifade edin; edin ki yanlış yapmaktan, hatadan geri duralım”. Bir yazar için yazısına bu kadar geri dönüş alması sevindirici olmalı.
Sayın Elçiyi haklı bulduğum noktaya gelince; bir Müslüman, bir ibadethanenin yapılışına ―velev ki kilise veya sinagog olsun― neden katkı yapamasın (Gülen’in böyle bir yardım yapmadığı avukatları tarafından da dile getirildi). Hoşgörü ve diyalog diyen, dinler ve kültürler arası köprüler kuran bir insanın, inançsızlığın, anarşinin ve kaosun önünde engel olan ibadethanelerin verimli çalışması için bir yardımda bulunması bu kadar büyük tepkilere yol açmamalı.
Osmanlı sultanları, maiyetindeki diğer din mensuplarının ibadethanelerini yapmaları için kanuni kolaylıklar sağladıkları gibi bizzat para yardımı da yapmışlardır. Fethedilen yeni topraklarda harabe haline gelen kiliselerin tamiri için Sultanlar bizzat ilgilenmişler ve takip etmişler. İstanbul’da bugün hala birçok kilise ayakta ise bunun sebebi kilise müdavimlerinden daha ziyade Osmanlı’nın hoşgörü anlayışı ve dinsizliğe karşı ―tahrif edilmiş de olsa― diğer din temsilcilerini koruma arzusudur. Çünkü onlar “sizin dininiz size benim dinim bana” diyen bir kaynaktan besleniyorlar ve devletin temellerini adalet ile doldurmuşlar çatısını adalet ile örtmüşlerdi.
Sadece, Alçı’nın yazısında yardım edilen rakamın ―100 bin Avro― sayın Gülen’in bütçesini aştığını zannediyorum. Bu da tepki gösterenlerin öfkesini kamçılamış olabilir. Okuyucu, gerçekte “bir lokma bir hırka yaşayan” hala Türkiye’den götürdüğü elbiseleri giyen, bastığı halının, kullandığı peçetenin hesabını düşünen birinin ―bütün cömertliğine rağmen― böyle bir tasarrufta bulunma ihtimalini aklına sığdıramamış olmalıdır.
Velhasıl; yazarların düşünce ve ifade özgürlüğü vardır ve bu saygı görmelidir, tepkiler ölçülü olmalıdır; emniyet ve asayişin temsilcisi olmaya azmetmiş müstakim insanlar, kimseyi rahatsız etmezler, kimseyi endişelendirmezler. Elinde kalem olan zevata da düşen en büyük görev; gazetecinin en büyük kredisi olan “güven”i sarsmamaktır ve okuyucunun tepkisini hoşgörmektir ―velev ki az tehditkar bile olsa―. Çünkü aydın olmak; okuyucusunu ve seyircisini bizzat yetiştirme ameliyesidir.








