Anlamsız Fırtına

Home » Türkçe » Basından » Köşe Yazıları » Anlamsız Fırtına

Geçtiğimiz hafta medyada bir fırtına koparılmak istendi ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin özel bir basın sohbeti sırasında sarf ettiği tek bir cümle, bazı arkadaşlarımız tarafından adeta bir darbe teşebbüsü kisvesi altında yorumlandı. Elbette herkesin her istediği yaklaşımla yorum yapmasında hakkı vardır ve elbette en başta ZAMAN, bu mangalda kül bırakmayan üfürükçülerin söz haklarına mutlak saygı beslemektedir. Gazetecilik, yaşanan gerçek hayatın üzerine eğilen meslektir. Son aylar içinde Fethullah Gülen Hocaefendi, yazılı ve görüntülü medyanın ve siyasî çevrelerin paylaşamadıkları yaşanan bir sosyal olaydı. En çok sattıklarını söyleyen gazeteler ve özel TV’ler sahifelerinde ve ekranlarındaki sürekli röportajlarla; Hocaefendi’yi kamuoyuna kendi dilleri ile takdim ettiler. Doğrusunu söylemek gerekirse bu yaklaşım imrenilecek bir tarafsızlıkla halka yansıtıldı. Hatta hatta birçok köşe yazarı, “Hocaefendi’yi bugüne kadar tanımadıklarını ve fikirlerini paylaştıklarını” yazmaktan ve bir dürüstlük örneği vermekten kaçınmadılar.

O halde, geçen hafta koparılan fırtınanın sebebi ne olmak gerekirdi? Hocaefendi kendisini tanımayan ve hatta tanımadıkları halde şahsına körlemesine karşı olan çevrelerin bile tasvibini almıştı. Yani madde ve mânâda alabora halindeki bir toplumda bile, kamuoyuna asgarî müşterek reçetesi getirmişti. O halde artık, bir açık kapı bulunmalı ve hırpalanmalı idi. Bizim aydınlar, manevî ve millî değerlerin sahiplerine uzun müddet tahammül gösteremezlerdi. Güneş balçıkla sıvanmalı idi… Bu fırsatı geçen haftaki özel sohbette sarf edilen bir cümle içinde bulduklarını sandılar ve tetiğe bastılar… Ne var ki kurşunlar hedefi değil, namluyu ellerinde tutanları vurdu. Neden?

Hocaefendi, bazı darbe duyumlarının kendisine kadar uzandığını söylüyordu. Böylesine söylentileri açıklamak her vatandaşın görevi olmak gerekirdi. Hatırlarım, 1962 senesinde rahmetli Talat Aydemir’in ikinci darbe söylentilerinin ayyuka çıktığı günlerde, o zamanki Başbakan İnönü hiç beklemediğimiz bir anda, basını İstanbul’daki cemiyet salonunda toplamış ve aynen şu sözleri sarf etmişti: -Ordu içinde cüz’ün de cüz’ü (ufağın da ufağı) bir grup, Harbiye’den mezun olur olmaz darbeye hayallenir. Otuzbeş sene evvel hayatta bulunan askerlerin en kıdemlisi ve ordu içinde en itibarlısı olan İsmet Paşa, orduların bünyesini iyi teşhis etmişti. Önceki günkü gazetelerde Genelkurmay Askerî Mahkemesi’nde bir pilot teğmenin darbe iddiasında bulunması yüzünden yargılanmakta olduğu haberi vardı. Meclis eski Başkanı Cindoruk, TV ekranlarında önceki akşam yayınlanan demecinde “Hükümet krizi çözülemezse memleketin bir rejim buhranına sürükleneceğini” söyleyiverdi… Bizim geleneğimizde rejim buhranı çıkarsa, bu krizi çözümlemekle kim görevlenmekteydi, söyler misiniz? Ve biz hâlâ duyum kaynağı keşfettiğimizi sanıyorduk.

Ve basın, hemen ertesi günü devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Nusret Demiral Bey’in demecini yayınlıyor. Sözleri tırnak içinde ve siyah karakterle verilen bu demecinde Sayın Demiral, “Hocaefendi’nin beyanı hakkında Genelkurmay ile istişarede bulunduğunu ve gerekirse sorumlular hakkında idama kadar uzanacak ceza isteminde bulunacağını” söylüyordu. Bir gün sonra savcı beyin gerçek açıklaması yayınlandı: Kimse ile temas etmediğini, olaydan haberdar bile olmadığını ve hiçbir gazeteciye de tek bir kelime söylemediğini ifade ediyordu. Peki, o zaman kim, kimin bulanık suyunda, kimlerin oltaları ile balığa çıkmıştı?…

Bir kısım basın, Hocaefendi’nin, ordudan tardedilen subaylara arka çıktığını yazıyordu… Ordu elbette frenklerin “Grand muet-Azametli dilsiz” dedikleri varlık olarak mutlak bir disiplin içinde yaşayacaktı. Ama dilsizlik, adaletsizlik ve layüsel olmak demek değildi. Adalete başvurularak hak arama imkânı varolmayan idarî ve hukikî tasarruflara, bu memlekette milyonlarca insan da karşı çıkıyordu. Disiplinin de hak ve nısfet kuralları içinde uygulanması özleniyordu. Üç bin senelik ordu geleneğimizde bu kaidenin dışına çıkılmış değildi. Ordumuz hiçbir zaman adaletin karşısında olmamıştı ki, şimdi böyle bir garabete özensindi. Hatalar düzeltilebilirdi.

İnsanın bilmediğini öğrenmesinde güçlük çekmesi tabii kanundur. Bizim dostlar Hocaefendi’yi de, devlet ve hayat fikriyatını da yeni yeni kavrayabiliyorlardı.

Oysa kimdi Fethullah Gülen Hocaefendi? Hocaefendi, devlet ve toplumun maddesini; İslâmî ihlas, millî şuur, ilim mayası sevgi ve müsamaha ile yoğurmayı şiar edinmiş kişi idi… Bu dinin ve bu toprağın insanı idi de, ondan. Devlet aziz bilinmek ve Peygamber ocağı olarak benimsediğimiz ordularımız, millî bekamızın tartışılmaz temel taşlarından birisi olmak vasfından koparılmamak gerekirdi. Halbuki demokrasi adı altında din-devlet-vatan zirvelerini inkâra çabaladığımız bugünlerde, devlet-ordu-politika dengesi alabora olmuştu. Fethullah Gülen Hocaefendi, özlenen bu tashih hasretini dile getirdiği içindir ki, basın, medya ve toplumun aradığı ve tutunacağı dal olmuştu. Biz bu devleti Anadolu’da bin senedir, din ü devlet, yani din ve devlet felsefesi ile ayakta tutmuşuzdur. Şimdi ise bazıları; -Hayır diyorlar, “Sen bize yabansın… Gel, bizim safımıza katıl. Olmaz. İstedikleri şey, Hocaefendi’nin de, kısır politikanın içine çekilmesidir. Çekilmeli ki, aynaya henüz aksetmeyen nice tertemiz çehreler de, bu aynadaki “kötürümler raks”ında arzı endam edebilsinler. Olmaz ki…

Share:

More Posts

Send Us A Message